Karadeniz, Kızıldeniz ve Orta Doğu’da artan jeopolitik gerilimler; Türk armatörlerini güvenlikten sigortaya, sefer planlamasından pazar tercihine kadar birçok alanda zorluyor. Türk Armatörler Birliği Başkanı Cihan Ergenç, Ağustos 2026 itibarıyla Karadeniz’de saldırıya uğrayan veya hasar gören 146 ticari geminin yaklaşık dörtte birinin Türk sahipli ya da Türk kontrolünde olduğuna dikkat çekti. Ticari gemilerin ve denizcilerin hiçbir koşulda hedef alınmaması gerektiğini vurgulayan Ergenç, Türkiye’nin uluslararası platformlarda daha güçlü bir denizcilik diplomasisi yürütmesi çağrısında bulundu.
Karadeniz, Kızıldeniz ve Orta Doğu’da yaşanan gelişmeler deniz ticaretini yeniden şekillendiriyor. Türk armatörleri bu krizlerden en fazla hangi alanlarda etkileniyor?
Türk denizcilik sektörü açısından en belirgin ve doğrudan etki Karadeniz’de yaşanan gelişmelerden kaynaklanıyor. Rusya-Ukrayna savaşının ticari deniz taşımacılığına yansıması ve seyir emniyetini tehdit etmesi, Türk armatörlerini hem operasyonel hem de ekonomik açıdan ciddi biçimde etkiliyor.
Birliğimizin 24 Şubat 2022’den bu yana yürüttüğü izleme çalışmasına göre, Ağustos 2026 itibarıyla Karadeniz’de saldırıya uğrayan veya hasar gören 146 ticari gemi tespit edildi. Bu gemilerin yaklaşık dörtte birini Türk sahipli ya da Türk kontrolündeki gemiler oluşturuyor. Aynı dönemde 37 kişinin hayatını kaybetmesi ve 48 kişinin yaralanması, meselenin yalnızca ticari değil, aynı zamanda ciddi bir insani boyutu bulunduğunu gösteriyor.
Bölgedeki taşıma hacmine baktığımızda riskin büyüklüğü daha net görülüyor. 2025 yılında Türkiye’den Karadeniz limanlarına 666 gemiyle 3 bin 147 sefer gerçekleştirilerek yaklaşık 15 milyon DWT’lik taşıma yapıldı. Karadeniz’den Türkiye’ye ise 820 gemiyle 4 bin 111 sefer düzenlendi ve yaklaşık 28 milyon DWT’lik taşıma gerçekleştirildi. Böylesine yoğun bir trafiğin yaşandığı bölgede güvenlik riskinin kalıcı hâle gelmesi, sektörün tamamı açısından ciddi bir kırılganlık yaratıyor.
Akdeniz çanağında faaliyet gösteren koster filomuzun önemli bir bölümü, Karadeniz’den aldığı yükleri Akdeniz limanlarına taşıyor; dönüşte ise Akdeniz yüklerini Karadeniz’e götürüyor. Dolayısıyla Karadeniz’de yaşanan güvenlik sorunları yalnızca bölgeye yapılan seferleri değil, gemilerin bütün ticari döngüsünü etkiliyor. Bir limanda yaşanan gecikme veya sefer iptali, geminin sonraki yükleme programını da aksatabiliyor.
Rusya kaynaklı ham petrolü Türkiye’ye ve Uzak Doğu’ya taşıyan tankerlerimiz de yaptırımlar, sigorta koşulları ve liman kabul şartlarındaki belirsizliklerden etkileniyor. Tahıl taşımacılığında da benzer bir tablo söz konusu. Rusya ve Ukrayna kaynaklı yüklerin Orta Doğu ve Afrika’ya taşınmasında yaşanan aksamalar hem bölgesel gıda tedarik zincirlerini hem de bu seferleri gerçekleştiren gemilerin faaliyetlerini olumsuz etkiliyor.
Lloyd’s Joint War Committee’nin savaş riski kapsamındaki alanı, ülke karasuları hariç Karadeniz’in tamamını içerecek şekilde genişletmesi de daha fazla seferin savaş riski değerlendirmesine ve buna bağlı olarak ek sigorta maliyetlerine tabi tutulması anlamına geliyor.
Artan savaş riskleri, sigorta maliyetleri ve güvenlik harcamaları operasyonal planlamayı nasıl değiştiriyor?
Normal koşullarda armatörler; geminin teknik özellikleri, yakıt tüketimi, navlun seviyesi ve sefer süresi gibi unsurlara göre planlama yapar. Riskin yükseldiği bölgelerde ise bunlara geminin ve mürettebatın güvenliği, savaş riski sigortasının kapsamı, ek primler ve seferin ticari açıdan uygulanabilirliği de ekleniyor.
Bu durum, özellikle Karadeniz’de faaliyet gösteren koster gemilerimiz açısından somut sonuçlar doğuruyor. Bazı armatörlerin güvenlik gerekçesiyle sefer kararlarını ertelemesi veya yük akışındaki aksamalar, gemilerin spot piyasada boşta bekleme sürelerini uzatıyor. Bu süre bazı durumlarda 10 ila 20 güne kadar çıkabiliyor. Gemi bu süre boyunca gelir üretmezken işletme giderleri devam ediyor.
Savaş riski teminatının bulunması da tek başına bir seferin operasyonal açıdan kabul edilebilir olduğu anlamına gelmiyor. Nihai karar verilirken geminin, mürettebatın ve yükün karşılaşabileceği fiili risklerin de değerlendirilmesi gerekiyor.
Mevcut kapasitenin başka bölgelere kaydırılması ise her zaman mümkün olmuyor. Baltık gibi pazarlarda daha büyük tonajlı gemilerin ağırlıkta olması, kosterlerin bu bölgelere kolaylıkla yönelmesini sınırlıyor. Sonuç olarak armatörler yalnızca artan maliyetlerle değil, ticari kapasitelerini etkin biçimde kullanamama sorunuyla da karşı karşıya kalıyor. Bu durum özellikle kısa mesafeli taşımacılık yapan işletmelerde daha yoğun hissediliyor.
Maliyetlerin bir bölümü doğrudan insani güvenlikle ilgili. Mürettebata verilen ilave güvenlik eğitimleri, acil durum tatbikatları ve riskli bölgelere yapılacak seferler öncesindeki ayrıntılı bilgilendirmeler, armatörlerin bütçesinde kalıcı bir kalem haline geldi. Ancak biz bunu yalnızca bir maliyet olarak değil, denizcilerimizin can güvenliğinin vazgeçilmez bir gereği olarak görüyoruz.
Jeopolitik belirsizlikler nedeniyle bazı rotaların ticari cazibesini kaybettiğini söylemek mümkün mü? Türk şirketleri alternatif pazarlara yöneliyor mu?
Evet, ancak bu durum yalnızca navlun fiyatlarındaki dalgalanmayla açıklanamaz. Bir rotanın ticari cazibesi; güvenlik riski, sigorta maliyeti, sefer süresi, yükün sürekliliği ve geminin sonraki seferine zamanında başlayabilme imkanı gibi unsurların tamamına bağlı.
Karadeniz’e yönelik risk algısı nedeniyle sefer kararlarını erteleyen armatörlerin başka pazarlara yönelmesi her zaman kolay değil. Koster taşımacılığı, birbirini takip eden seferlerden oluşan bir zincir üzerine kurulu. Karadeniz’den çekilen bir geminin Akdeniz’de aynı ticari koşullarla yeni bir yük bulacağının garantisi bulunmuyor. Bu nedenle Karadeniz’deki yük akışının zayıflaması yalnızca o bölgeyi değil, Akdeniz’deki ticari döngünün tamamını etkiliyor.
Alternatif pazar arayışında gemi tipi ve tonajı da belirleyici oluyor. Baltık gibi bölgelerde daha büyük tonajlı gemilerin ağırlıkta olması, kosterlerin bu pazarlara yönelmesini sınırlandırıyor. Dolayısıyla farklı bölgelerdeki yük piyasalarını birbirinin doğrudan alternatifi olarak değerlendirmek doğru değil.
Mevcut gelişmelerin armatörleri pazar çeşitlendirmesine, sefer risklerini dağıtmaya ve daha esnek operasyonal planlamaya yönelttiği açık. Ancak bizim açımızdan asıl mesele yalnızca alternatif pazar bulmak değil; sektörün farklı bölgelerde sürdürülebilir biçimde faaliyet göstermesini sağlayacak güvenli seyrüsefer, öngörülebilir sigorta koşulları ve ticari bilgiye erişim gibi şartların oluşturulmasıdır.
Son dönemde yaptırımların ve uluslararası düzenlemelerin Türk denizcilik sektörüne etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rusya’ya yönelik yaptırımlar, Türk armatörleri açısından önemli bir uyum ve ticari risk yönetimi alanı oluşturdu. Mesele yalnızca doğrudan yaptırım listelerinde bulunan taraflarla yapılan işlemlerle sınırlı değil. Yükün menşei, ticari tarafların mülkiyet ve kontrol yapısı, geminin geçmişi, ödeme kanalları, sigorta koşulları ve liman hizmetleri gibi birçok unsurun ayrıntılı biçimde incelenmesi gerekiyor.
Bu nedenle şirketlerin her işlem özelinde gerekli kontrolleri yapması, düzenlemeleri güncel olarak takip etmesi ve ihtiyaç halinde uzman hukuki görüş alması büyük önem taşıyor. Rusya kaynaklı ham petrol taşımacılığı yapan tankerlerimiz açısından da yaptırımların kapsamı ve sigorta şartları, seferin gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğini doğrudan belirliyor.
Sektör üzerindeki etki yaptırımlarla da sınırlı değil. Emisyonların izlenmesi ve raporlanması, enerji verimliliği ile alternatif yakıt kullanımına ilişkin düzenlemeler de armatörlerin maliyet ve yatırım kararlarını şekillendiriyor.
Burada önemli olan, düzenlemelerin deniz taşımacılığının uluslararası niteliği dikkate alınarak öngörülebilir ve uygulanabilir bir çerçevede hayata geçirilmesidir. Armatörlerin yükümlülüklerini önceden bilmesi ve sefer planlarını buna göre oluşturabilmesi gerekiyor.
Türk Armatörler Birliği olarak yaptırım ve düzenlemeleri yakından takip etmeyi, üyelerimizi zamanında bilgilendirmeyi ve sektörel etkileri ilgili kurumlarla paylaşmayı önceliklerimiz arasında görüyoruz.
Krizlerin yoğunlaştığı bu dönemde Türkiye’nin denizcilik politikalarında hangi adımlar atılmalı?
Öncelikle Türk bayraklı ve Türk sahipli gemilerin riskli bölgelerdeki faaliyetlerine ilişkin bilgi akışının güçlendirilmesi gerekiyor. Armatörler, kamu kurumları, sigorta kuruluşları ve uluslararası denizcilik örgütleri arasında kurulacak etkin koordinasyon; güvenlik duyuruları ile risk değerlendirmelerinin zamanında paylaşılmasını sağlayacaktır.
İkinci olarak, ticari gemilerin ve denizcilerin korunması uluslararası platformlarda öncelikli bir gündem maddesi olmalı. Denizciler, kriz bölgelerinde dahi uluslararası ticaretin devamını sağlayan emekçilerdir. Hiçbir denizci mesleğini icra ederken hedef alınmamalıdır. Türkiye’nin IMO ve diğer uluslararası platformlarda bu ilkeyi güçlü biçimde savunması, sektörün ortak güvenlik yaklaşımına önemli katkı sağlayacaktır.
Üçüncü olarak, kısa mesafeli deniz taşımacılığının krizlere karşı dayanıklılığını artıracak tedbirler değerlendirilmeli. Karadeniz’deki gelişmelerin Akdeniz koster piyasasına yansıması, sektörde oluşan kapasite kaybının ve gemilerin boşta bekleme sürelerinin düzenli olarak izlenmesini gerekli kılıyor. Elde edilen veriler politika geliştirme süreçlerine de yansıtılmalı.
Dördüncü olarak, yaptırımlara ve uluslararası düzenlemelere uyum konusunda özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler desteklenmeli; ilgili kamu kurumları ile sektör kuruluşları arasındaki bilgi paylaşımı artırılmalı.
Beşinci olarak, risk istihbaratının dijitalleşmesine önem verilmeli. Gemi takip sistemlerinin geliştirilmesi, saldırı ve olay verilerinin merkezi bir yapıda toplanması ve armatörlerle gerçek zamanlı paylaşılması, sefer öncesindeki karar süreçlerini büyük ölçüde güçlendirecektir. Türk Armatörler Birliği olarak kendi izleme çalışmamızı da bu amaç doğrultusunda sürdürüyoruz.
Son olarak Türkiye’nin uluslararası iş birliği ve sektörel temsil gücü artırılmalı. Türk armatörlerinin yaşadığı sorunların doğru ve güncel verilerle uluslararası kuruluşlara ve ilgili ülkelere aktarılması; güvenli seyrüseferin korunması ve düzenlemelerin öngörülebilir hâle gelmesi açısından büyük önem taşıyor.
Türk Armatörler Birliği olarak deniz taşımacılığının yalnızca ticari bir faaliyet olmadığını; küresel tedarik zincirlerinin ve ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerin temel unsurlarından birini oluşturduğunu her fırsatta vurguluyoruz. Deniz taşımacılığının güvenliğini ve sürekliliğini korumak, yalnızca armatörlerin değil, kamu kurumlarının ve uluslararası toplumun da ortak sorumluluğudur.
Denizler; ticaretin, iş birliğinin ve barışın alanı olmalıdır. Ticari gemilerin ve denizcilerin korunması, uluslararası ticaretin kesintisiz sürdürülebilmesi için vazgeçilmezdir.




