Salgının yakıcı etkilerini ülkemizde hissettiğimiz şu günlerde, hepimizin kafasında aynı soru: Bundan sonra ne olacak? Yalnızlık ve çaresizlik duygusuyla geçirdiğimiz günlerin ardından normale dönebilirsek aynı hayatı yaşamaya devam edecek miyiz, yoksa ülkemizde ve dünyada bir şeyler değişecek mi? Bilinmezlik denizinde kulaç atarken denizcilerle 5 soru 5 cevap şeklinde karantina sohbetleri yapmaya karar verdik. İşte Barış Dillioğlu'na yönelttiğimiz soruların yanıtları.
1. Pek çok kişi belirsizlik yüzünden panik içinde. Bu salgın sizde hangi duyguları uyandırdı?
Bu salgın aslında 2 temel gerçeği ortaya çıkardı: birincisi, her insanın ölebileceği ve hatta öleceği. İkincisi, toplumdaki güvenlik duygusunun bir yanılsama olduğu. Ölüm mevzubahis olduğunda herkes canının derdine düştü. En basitinden hayatta kalma içgüdüsüyle elindeki varlıkları sattı ve gıda ve hatta tuvalet kâğıdı stoku yaptı. J Güvenlik yanılsaması konusunu ise birazcık açmak istiyorum. Devlet – birey arasındaki ilişki aslında bir alışveriş, örtülü bir anlaşmadır. Farkında olarak veya olmayarak bireyler bazı hak ve özgürlüklerinden vazgeçerek devletin kural ve kararlarına boyun eğerler. Bunun karşılığında güvenli bir şekilde yaşama hakkı, sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı ve mülkiyetlerinin korunmasının teminatı gibi hizmetler beklerler. Eski zamanlarda bu tanım geçerli olabilecek olsa da günümüz dünyasında milyon hatta milyarlarla ifade edilen nüfuslar için bu tanımlamalar eskisi gibi efektif geçerli. Kaldı ki ne kadar kontrol sahibi olunsa da devletlerin, toplumların, doktorların ve benzeri otoritelerin bir virüs karşısında ne kadar çaresiz kaldığını acı bir şekilde görüyoruz. Bu salgın dolayısıyla aslında devletin bireyler üzerindeki koruyucu etkisinin ne kadar sınırlı olduğunu ve çoğunlukla bir yanılsama olduğunu gördük.
Bu noktadaki belki de en gerçekçi korku yakınlarını kaybetme korkusu. Bir yakını kaybetmek her zaman zamansız ve üzücüdür ancak ani bir şekilde ve elden hiçbir şey gelmeyecek şekilde kaybetmek kimsenin bir anda sindirebileceği bir duygu değil. Ben dahil herkesin bu yüzden korku ve stres yaşadığını düşünüyorum.
Panik konusunda ise; panik bulaşıcıdır ve insan yığınları için belki de virüsten çok daha tehlikelidir. Bir panik kıvılcımıyla başlayabilecek kitlesel hareketler önüne geçilemez felaketlere yol açabilir. İnsan doğası gereği bilmediği şeyden korkar, bu tanımdan yola çıkarak en büyük belirsizliğimiz olan ölümün, insanın en büyük korkusu olması doğaldır. Herkesin korktuğunu gören diğer insanlar sorunu daha da ciddi algılayıp hayatta kalma duygusu ile hareket ederler. İlk baştaki hareket domino etkisi yaratabilir ve böylece sadece panik ile toplumsal hayata çok ciddi zararlar verilebilir. Bunu borsadaki panik satışlarına benzetebiliriz. Tehlike algısını hisseden hissedarların normalde yapmayacakları şekilde davranarak panik içinde varlıklarını elden çıkarmaları gibi.
Ölüm konusundaki belirsizliğin giderilmesi için ölümden sonra ne olacağına dair bir cevap gerekmektedir. Günümüz modern insanı hayata, evrene ve ölüme dair sorulara rasyonel; yani akla mantığa uygun kanıtlanabilir cevaplar veya deneysel cevaplar aramaktadır. Ölüm ve sonrası ise ne hesaplanabilir ne de tecrübe edenin aktarabileceği bir olaydır. Sonuç olarak beynimizin formatlı olduğu şekli ile anlaşılması mümkün değildir. Anlaşılamadığı için bir sorun olarak algılanmakta ve çözüm üretilmeye çalışılmaktadır. Ölüm korkusu cevap bulunarak değil de sadece kabul edilip boyun eğilerek üstesinden gelinebilecek bir korkudur. Belki de çoğu insanın bu salgın sonrası en büyük korkuları ölüm ile yüzleşerek tevekkülü öğrenecek ve hırslarını törpüleyebilecektir. Böylece daha yaşanabilir bir toplum elde edebiliriz.
2. Karantina günleriniz nasıl geçiyor? Ertelediğiniz planlar var mı?
Pek çok kişinin karantina dolayısıyla insanın kendine ayırabileceği çok fazla zamanı oluyor. Bu zaman endişelenmek ve panik yapmak için kullanılabileceği gibi insanın günlük karmaşasından uzaklaşarak düşünebileceği ve kendini geliştirebileceği zaman olarak da kullanılabilir. Kitap okumak, film izlemek ve spor yapmak gibi klişelere girmeden daha çok kısaca düşünce yapımdaki değişikliklerden bahsetmek istiyorum.
Ben kendi adıma evdeki fazla kullanmadığım eşya ve kıyafetlerimi ayırdım. Ne kadar çok ihtiyacım olmayan şey olduğunu gördüm. Kedimle çok fazla zaman geçirme fırsatım oldu ve benim için çok şaşırtıcı yakınlıkta bir bağ kurdum, adeta birbirimizi daha iyi tanıdık ve hareketlerimiz ona göre değişti. Yine aynı şekilde rutin karmaşa içerisinde muhatap olduğum ancak bu kadar boş zamanım varken hiçbir şekilde iletişime geçmediğim insanlar da oldu. İnsan düşünecek zamanı olduğunda hem zamanını ne için ve neye yönelik olarak harcadığını sorguluyor hem de aslında neyin önemli olduğunu düşünmeye başlıyor
Seyahat sektörünün en büyük fuarı WCA ve birkaç iş toplantısını seyahat yasağı nedeniyle iptal ettim.
Yurtdışında yaşayan arkadaşlarımı ziyarete gitme planım vardı, ertelemek durumunda kaldım. Artık her şey yolunda giderse sonbaharda gitmeyi planlıyorum.
3. Sizce dünyada korku küreselleşiyor mu?
Korkunun küreselleşmekten ziyade şekil değiştirdiğini düşünüyorum. Korku canlı tarihi kadar eski bir reflekstir ancak tarih boyunca neden ve şekil değiştirmiştir. Örneğin mağara adamlarının korkusu geceleyin yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanmakken günümüz modern insanının korkusu evine hırsız girmesi / giren hırsızın kendine zarar vermesidir.
Burada devlet ve otoriteler için bir parantez açmak istiyorum. Sohbetin başında da bahsettiğim gibi insanın en büyük korkusu ölüm olması sebebiyle insan, kendisini bu beladan kurtarabilecek – en azından olabildiğince geciktirebilecek – “devlet” gibi otoritelere boyun eğmektedirler. Yine bunu kitlesel olarak düşünürsek 2. Dünya savaşından sonra tüm dünya 2 kutba bölünmüş ve her iki kutup da birbirinden ölesiye korkmuşlardır. Bu da baştaki yöneticiler için inanılmaz imkanlar sağlamış ve devasa kitleler kolay bir şekilde yönetilebilmişlerdir. Bu süreçte de salgın hastalıklar, depremler ve türlü belalar olmuştur ancak asıl korku kaynağı insanların “diğer insanlara” karşı duydukları korkudur.
Salgın nedeniyle “ortak bir korku” küreselleşiyor. Artık dünyada yaşayan her insan veya her toplum direkt olarak birbirlerinden değil ancak ortak bir görünmez düşmandan korkuyorlar. Paralel şekilde Birleşik Devletler Başkanı Donald Trump da “Görünmez bir düşman ile savaşıyoruz” demiştir. Dolaylı olarak insan ve toplumlardan da korkuyoruz; örnek olarak salgın Çin’ den çıktığı için Çin’ e karşı bir sevimsizlik ve korku veya virüs insandan insana bulaştığı için insanların birbirlerine karşı duyduğu bir korku da var. Ancak herkesin istisnasız olarak korktuğu ortak bir şey var o da virüs. O yüzden belli bir korku küreselleşiyor evet ve her insan görünmez bir korkunun karşısında aynı safta birleşiyor.
4. Tarihteki salgınlarla, yaşadığımızı karşılaştıracak olsanız neler söylersiniz?
Dünyadaki diğer salgınları yaşım dolayısıyla tecrübe etmedim. Ancak okuduğum ve dinlediğim kadarıyla tarihte tüm dünyayı bu çapta etkileyen başka bir salgın yok. Belki bu soruya mitolojik bir hikâye ile cevap vermek doğru olacaktır. Anlatıldığı üzere eski çağlarda “Nuh Tufanı” yaşanmış ve yeryüzündeki yaşama format atmıştır. Yeryüzündeki tüm canlılar yükselen sular nedeniyle boğularak ölmüş sadece Nuh Peygamber’in gemisine binen canlı türleri kurtulmuştur. Ben bu virüs salgınını insanlar açısından bu hikâyeye benzetiyorum. Dünya üzerinde yaşayan kimsenin kaçıp yakalanmaktan kurtulamayacağı ve yakalananların belki su yüzünden değil ancak nefes alamayarak boğularak öldüğü bir felaket. Tatbikî ve iyi ki ölüm oranları çok düşük ancak bu salgını benzettiğim hikaye budur.
5. Herkes bu salgın bir dünya sınavı diyor. Nasıl dersler almalıyız, ya da alacağız? Sizce sihirli formül nedir bu dönemde?
Bence özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanların oturup bir düşünmesi gerekiyor. Ne uğruna, hangi amaçla burada yaşadıklarını ve alternatiflerini düşünmeleri gerekiyor. Muhtemel bir başka salgına süpermarket rafları veya kredi kartları boş yakalanırlarsa ne kadar çaresiz olacaklarını anlamaları gerekiyor. İşi olmayanın ayağını toprağa basabileceği bir yerlere gitmesi, imkanın olanın ise bir ayağını yine toprağa basması gerekiyor. Ekonomik olarak bakarsak üretmeden ve emek vermeden kazanmanın sürdürülebilir olmadığının anlaşılacağını düşünüyorum.
Yine sohbetin başında bahsedildiği gibi aslında devlet tarafından sağlanan güvenlik yanılgısının da farkına varılması gerekiyor. Olası bir kaos anında bırakın malınızı, canınızı bile kimsenin korumak için uğraşamayabileceğini anlamak gerekiyor. O yüzden aslında çok mal veya çok para için tüm zamanı harcamanın da ne kadar mantıklı olduğunun sorgulanacağını düşünüyorum. Bugün konu salgın, yarın deprem olur öbür gün başka bir salgın olur, önemli olan kendinize mümkün olduğunca fazla seçenek üretebilmek, gerçek olan ve nesiller boyunca unuttuğumuz özellikleri hatırlamamız gerekiyor.
Gerçek olan şeyleri; mesela topraktan hangi ürün nasıl ve ne zaman alınır, hayvan nasıl beslenir, yemek nasıl yapılır, tamirat nasıl yapılır vb. gibi şeylerin öğrenilerek insanın birazcık koptuğu özüne dönmesi gerekiyor. Yine paralel şekilde sevgimizi göstermek için ertelediğimiz kişilere sevgi göstermek, ertelediğimiz şeyleri tecrübe etmek ve bence en önemlisi yaşadığımız ve sağlıklı olduğumuz için şükretmeyi unutmamak gerekiyor.
İBRAHİM KOCAMIŞ / ÖZEL




