Şadan Kaptanoğlu’yla TURMEPA’dan BIMCO’ya, Türk denizcilik sektörünün güçlü yanlarından riskli olası senaryolara, bölgesel krizlerden yeşil yakıtlar, elektrikli gemiler ve akıllı limanlara kadar birçok konuyu ele aldığımız bir sohbet gerçekleştirdik. Elbette kendisine DTO seçimleri öncesi kulislerde adının anıldığını da sorduk. Tartışmanın kişiler üzerinden değil, denizcilik sektörünün geleceği üzerinden yürütülmesi gerektiğini söyleyen Kaptanoğlu, “sorumluluktan kaçmam” dedi.
Sohbetimize TURMEPA ile başlamak isteriz. TURMEPA’nın deniz kirliliğiyle mücadelede ölçülebilir en büyük başarısı ne oldu? “İyi ki yapmışız” dediğiniz çalışmalar neler?
TURMEPA, 32 yıl önce değerli büyüğüm Rahmi M. Koç’un öncülüğünde, denizcilik camiasının önde gelen isimlerinin katkıları ve İMEAK Deniz Ticaret Odası’nın destekleriyle kuruldu. Kuruluşunun ardından, Yönetim Kurulu Başkanları Eşref Cerrahoğlu ve Tezcan Yaramancı dönemlerinde güçlenerek köklü ve kurumsal bir yapıya ulaşan TURMEPA, Türkiye’de deniz koruma alanında birçok ilke öncülük eden, yön veren ve ilham kaynağı olan bir sivil toplum kuruluşu olarak yoluna devam ediyor. Ben de TURMEPA Başkanı olarak göreve başladığımda, bu güçlü mirası geleceğe taşıyacak, ülkemizin çevre ve deniz vizyonunu büyütecek bir yol haritası oluşturdum.
Bu vizyon doğrultusunda, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından başlatılan Sıfır Atık hareketine “Mavi”yi ekleyerek denizlerimizi merkeze alan güçlü bir seferberlik başlattık. Cumhurbaşkanımızın eşi Emine Erdoğan hanımefendi himayesinde yürüttüğümüz bu çalışmalarımızla bakanlık tarafından ödüle layık görülmemiz, TURMEPA’nın çözüm ortağı kimliğini daha da güçlendirdi. Marmara Denizi’nde yaşanan müsilaj sürecinde kurulan Marmara Denizi Eylem Planı Koordinasyon Kurulu’nda yer alan tek sivil toplum kuruluşu olarak, eğitim ve farkındalık odaklı kalıcı projeler geliştirdik.
Sıfır Atık Mavi yaklaşımını eğitim ve teknolojiyle buluşturarak kodlama sınıflarını hayata geçirdik. Millî Eğitim Bakanlığı ile yürütülen çalışmaları dijitalleşme odağında zenginleştirdik. İstanbul’da başlayan bu modeli deprem bölgesine taşıyarak Hatay, İskenderun ve Samandağ’da gençlerimizle buluşturduk.
Türkiye’de ilk deniz süpürgelerini ve sıvı atık alım teknelerini hayata geçiren TURMEPA, deniz temizliğinde her zaman öncü rol üstlendi. Başkanlığım süresince bu filoyu büyüterek hizmet kapasitemizi artırdık ve sahadaki etkinliğimizi daha da ileri taşıdık.
Tüm çalışmalarımızı kamu, sivil toplum ve özel sektörün güçlü iş birlikleriyle hayata geçiriyoruz. Sürdürülebilir bir gelecek için “mavi dönüşüm” vizyonuyla hareket ediyor, dört bakanlıkla işbirliği halinde çalışıyoruz. Millî Eğitim Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ve Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yanı sıra aynı hedef doğrultusunda Sıfır Atık Vakfı ile ortak projeler geliştiriyoruz.
TURMEPA olarak bizim gücümüz, yaptığımız projelerden geliyor. Eş zamanlı olarak 1 yılda 20’nin üzerinde proje yürütüyor, etki alanımızı her geçen gün genişletiyoruz. Çalışmalarımız bu saydıklarımla da sınırlı değil. Ülkemizde yine ilkleri gerçekleştirmeye devam ediyoruz. Denizin üstünde yürüttüğümüz bu çalışmaların yanı sıra sualtında da denize hayat ekiyoruz. Üniversitelerle iş birlikleri içinde bilimsel projeler yürütüyor, Göcek’te deniz çayırları ekerek yeniden hayata kazandırıyor, Saros Körfezi’nde mercanları koruyor, Marmara Denizi’nde Prens Adaları çevresinde ekosistemi destekleyen çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Bu etkiyi şimdi Ayvalık’a taşıyoruz.
Tüm bu birikimi uluslararası platformlara da aktarıyoruz. Son beş yıldır Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile birlikte Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nda (COP) projelerimizi dünyayla paylaşıyoruz. TURMEPA, sahip olduğu deneyim, iş birlikleri ve kararlılıkla denizlerimiz için öncü olmaya, mavi geleceğimizi birlikte inşa etmeye devam edecek.
Türkiye denizlerinin önümüzdeki yıllarda karşı karşıya kalacağı en büyük çevresel riski nasıl görüyorsunuz ve bu konuda nasıl çalışmalar yürütüyorsunuz?
Dünyamızın karşı karşıya olduğu en önemli sorun iklim krizi. Bu tablo, insan faaliyetleriyle hızlanan küresel ısınma ve doğal kaynakların yoğun kullanımıyla şekillenen çok boyutlu bir kriz. Bu noktada denizler, iklim sistemi açısından hayati bir denge unsuru ve en güçlü müttefiklerimiz arasında yer alıyor. Çünkü gezegenimizin en büyük karbon yutak alanları denizlerde bulunuyor ve deniz ekosistemleri, artan sıcaklıkların etkisini dengeleyerek dünyamızı koruyan kritik bir rol üstleniyor.
Küresel sıcaklık artışını 1.5°C ile sınırlama hedefi bugün kritik bir eşiğe ulaşmış durumda. Mevcut emisyon eğilimleri bu sınırın aşılma riskinin giderek arttığını gösteriyor. Bu da her ülkenin, her kurumun ve her bireyin iklim krizine karşı somut, ölçülebilir ve etkili bir yol haritası oluşturmasını zorunlu kılıyor.
Son yıllarda hayata geçirdiğimiz projelerde özellikle karbon yutak alanlarının korunması ve artırılmasına odaklanıyoruz. Deniz çayırlarının yeniden ekilmesi, sualtı ekosistemlerinin güçlendirilmesi gibi çalışmalarla yalnızca deniz yüzeyinde değil, denizin içinde de çözüm üretiyoruz. Çünkü biliyoruz ki iklim krizine karşı verilecek mücadele, doğayla uyumlu ve bilim temelli adımlarla mümkün.
TURMEPA olarak, 32 yıldır iki nefesten birini denizlerin sağladığını hatırlatıyor ve bu hayati dengeyi korumak için aynı kararlılıkla çalışıyoruz. “Deniz varsa hayat var” yaklaşımıyla; çevre eğitiminden deniz temizliğine, teknolojik çözümlerden bilimsel projelere kadar geniş bir alanda faaliyet gösteriyoruz. Çünkü denizleri korumanın en etkili yolu, bu bilinci yaymak ve gelecek nesillere güçlü bir farkındalık mirası bırakmaktan geçiyor.
Bu mücadelede atılacak adımların bireysel farkındalıktan başlayarak ulusal politikalara uzanan güçlü bir çerçevede ele alınması gerekiyor. Bu kapsamda biz de hem TURMEPA olarak sahada projeler üretmeye hem de ilgili platformlarda deniz ve çevre konusunda katkı sunmaya devam ediyoruz. Aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Yerel Yönetim ve Afet Politikaları Kurulu üyesi olarak da denizler ve su kaynaklarına yönelik çalışmalara katkı sağlıyorum.
Deniz temizliği hususunda devlet, özel sektör ve STK’lar arasındaki diyalog ve iletişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu alanda eksik gördüğünüz hususlar nelerdir?
Geçmişe kıyasla deniz temizliği konusunda daha bilinçli ve daha açık bir iletişim olduğunu söylemek gerekiyor. Yine de hâlâ kat etmemiz gereken ciddi bir mesafe var. Çünkü bu alanda yalnızca iyi niyet yetmiyor. Düzenli koordinasyon, ortak ve güvenilir veri paylaşımı, bilimsel ölçümleme ve sistemli takip mekanizmaları şart. Zaman zaman çok değerli çalışmalar yapılıyor, ne var ki bunlar birbirine yeterince bağlanmadığı için etki alanı istenen ölçüde genişleyemiyor.
Bu noktada en çok üç alanda eksiklik görüyorum. Birincisi, önleyici yaklaşımın daha da güçlendirilmesi gerekiyor. İkincisi, yerel ölçekte uygulama kalitesi her bölgede aynı seviyede değil. Üçüncüsü, iyi örnekleri hızla çoğaltma ve yaygınlaştırma konusunda daha cesur adımlar atmamız gerekiyor.
Öte yandan, Sıfır Atık ve Sıfır Atık Mavi çalışmalarının bu alana çok önemli bir ivme kazandırdığını özellikle vurgulamak isterim. Bu çalışmalar, deniz temizliği meselesini yalnızca belli kurumların gündeminden çıkarıp toplumsal farkındalığın bir parçası haline getirdi. Hem kamu kurumları hem özel sektör hem de sivil toplum tarafında ortak bir dil oluşmasına ciddi katkı sağladı. Denizleri korumanın en temel adımının kirletmemeyi öğretmek olduğu düşünülürse, bu yaklaşımın sağladığı ivme çok kıymetlidir. Deniz hepimizin ortak varlığıdır. Dolayısıyla koruma refleksimizin de ortaklaşması, güçlenmesi ve kalıcı hale gelmesi gerekiyor.
Küresel denizcilik sektörü karbon emisyonlarının azaltılması yönünde baskı altında. Türk denizcilik sektörünün bu dönüşüme adaptasyonunu ve hazır olup olmadığını nasıl değerlendirirsiniz?
Türk denizcileri, tıpkı dünyanın tüm iyi denizcileri gibi, her türlü regülasyon değişikliğine uyum sağlayarak yoluna devam edecektir. Ulaştırma Bakanlığımızın da bu konuyla ilgili etkin çalışmaları var. Bu alanda birden fazla yaratıcı çözüm üretmek zorundayız. Dünyada henüz sorunumuzu bütünüyle çözecek kesin çözümler yok. Yine de çok yoğun çalışmalar yürütülüyor ve son dönemde yaşadığımız sıkıntılar, alternatif yakıtların ve bu yakıtlarla uyumlu teknolojilerin geliştirilmesini hızlandırabilir. Türkiye’nin önündeki en büyük sorun sermaye meselesidir. Türk denizciliğinin dönüşümü için kaynak bulmak zorundayız. Yeni teknolojiler devreye girene kadar da her türlü optimizasyon çalışmasına tüm paydaşlarımızla birlikte devam etmeliyiz.
Yeşil yakıtlar, elektrikli gemiler ve akıllı limanlar… Bu ilerlemede Türkiye’yi nerede görüyorsunuz?
Evet, asıl uzun vadeli strateji budur. Bu büyük tarihî dönüşüm içinde Türk denizciliğinin gücünü koruyarak yoluna devam edebilmesi gerekiyor. Bu süreç çok yönlü, çok katmanlı ve farklı çözüm stratejileri geliştirmemizi gerektiren bir süreçtir. Bilgi birikimimiz de var, insan gücümüz de var. Önemli olan kapsayıcı bir vizyonla gerekli finansmanı ve yol haritalarını sektöre sağlayabilmektir.
Sizinle birazda Türk denizciliğini konuşmak isteriz. Yılın ilk çeyreğinde Türk denizciliği nasıl bir tablo ortaya koydu? Bölgesel savaşlar ve İran’daki kriz, sektöre ne tür etkiler yapabilir?
Türk denizciliği dayanıklıdır. Her krizden bir fırsat çıkarmayı bilir. Aslında çok uzun zamandır jeopolitik krizlerin içinde yaşıyoruz. Arap Baharı ile başlayan süreç, özellikle koster filomuzu olumsuz etkilemişti. Ardından Venezuela ve İran ambargosu tüm armatörleri etkiledi. Yine de ton-mil hesaplarının uzamasıyla birlikte bazı fırsatlar da ortaya çıktı. Sonrasında Rusya-Ukrayna savaşı hem bölgemizi hem de dünyayı sarstı. Tam bu soruna çözüm bulunur mu derken, Amerika-İsrail-İran savaşıyla sonuçlanan süreç başladı.
Bu gelişmeler navlunları iyileştirdi, maliyetleri ise artırdı. Son olarak Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Amerika’nın Hürmüz çıkışını ablukaya aldığını açıklaması, dünya ekonomisi açısından bardağı taşıran son damla olabilir.
Bu krizler bir yönüyle bize fırsatlar sunacak, diğer yönüyle de ekonomik krize giren bir dünyanın küçülmesinin sancılarını yaşatacaktır. Bu kadar sorunun içinde dünyaya verilen en önemli mesajlardan biri denizciliğin ne kadar hayati bir noktada olduğudur. Bütün bu risklere rağmen böyle hayati bir sektörün içinde olmaktan ve Türk denizciliğinin bugün geldiği yeri görmekten gurur duyuyorum. Biz çok şey yaşadık. Bu günleri de dikkatli davranarak ve fırsatları doğru değerlendirerek aşacağız.
Bölgesel krizlerin ve jeopolitik gerilimlerin, Türk denizcilik sektörünün uluslararası rekabet gücü ve ticaret hacmi üzerinde nasıl bir etkisi olacağını öngörüyorsunuz?
Türk denizciliği, tüm paydaşlarıyla son derece dirençli bir sektör. Önümüze çıkan fırsatları değerlendirebilecek durumdayız. Bu nedenle sektörün geleceğine ilişkin bakışım pozitiftir. Elbette dalgalanmalar yaşanacaktır. Burada dikkat etmemiz gereken asıl konu ise hâlâ aynıdır: yeşil dönüşüm.
ABD Başkanı Trump’ın yeniden göreve gelmesiyle birlikte emisyonsuz ve alternatif yakıt türlerine geçiş sürecinin bir miktar yavaşladığı görülüyor. Yine de özellikle Amerika-İran savaşı sonrasında bu sürecin yeniden hızlanacağını düşünüyorum. Çünkü dünya, petrol bağımlılığından kurtulması gerektiğini bir kez daha ve çok açık biçimde gördü.
Enerji ve navlun piyasalarındaki küresel dalgalanmalar, denizcilik şirketlerinin stratejik yönelimlerini, yatırım kararlarını ve rekabet gücünü hangi açılardan şekillendiriyor?
Stratejik yönelimler genellikle üç başlıkta ele alınır: kısa vade, orta vade ve uzun vade. Şu anda bizim için en önemli konu, kısa vadeyi yönetirken orta ve uzun vadeli stratejiden uzaklaşmamaktır. Çünkü denizcilikte ilk kez, dünyanın dört bir yanındaki denizcilerin orta ve uzun vadeli stratejisinin aynı noktada birleştiğini görüyoruz. Bu da yeşil dönüşüme uyum sağlayarak ayakta kalmaktır.
Bu süreç son derece zorlu bir değişim dönemidir. Kısa vadede yaşanan bütün sorunlar, bizi ana stratejik hedeften uzaklaştırma riski taşıyor. Bu nedenle günlük dalgalanmaları yönetirken büyük resmi kaybetmemek, sektör açısından her zamankinden daha önemli hale gelmiştir.
Sektörümüzün kadın yöneticilerinden biri olarak Türk gençlerinin denizciliğe ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gençlerin denizciliğe ilgisinin azaldığını düşünmüyorum. Denizciliğin genç kuşaklara anlatılma biçiminin değişmesi gerektiğine inanıyorum. Bugünün gençleri sadece bir meslek aramıyor, aynı zamanda kişisel gelişim, hayatına anlam katacak bir iş, teknolojiyle temas, güçlü bir kurumsal kültür ve kaliteli bir yaşam da bekliyor. Denizcilik aslında tüm bunları sunabilecek çok güçlü bir alan. Uluslararası niteliği, teknolojiyle yakın ilişkisi, disiplin gerektirmesi ve insana geniş bir ufuk kazandırması bakımından büyük potansiyel taşıyor. Yapmamız gereken, bunu daha doğru ve gençlerin diline uygun bir şekilde anlatmak.
Genç kadınlar açısından ise konu biraz daha özel bir önem taşıyor. İlgi ve yetenek konusunda hiçbir eksik yok, asıl belirleyici unsurlar fırsat eşitliği, görünür rol modeller, güvenli çalışma ortamları ve net kariyer yolları. Ben denizcilikte kadınların daha fazla yer almasının yalnızca temsil meselesi değil, sektörün kalitesi ve vizyonu açısından stratejik bir gereklilik olduğuna inanıyorum.
Devletin politika belgelerinde gençlerin niteliklerinin artırılması, kadınların ekonomik hayata daha güçlü katılımı ve beceri dönüşümünün desteklenmesi gibi başlıklar ön plana çıkıyor. Bu yaklaşım doğru. Esas önemli olan, bu genel politikaların denizcilik sektörü özelinde somut karşılık bulması ve hayata geçirilmesi. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığımızın geçtiğimiz yıllarda kadın stajyerler için, benim şirketimin de içinde yer aldığı sektör firmalarıyla yaptığı Denizcilik Bölümü Kız Öğrencilerine Yönelik Fırsat Eşitliği İşbirliği Protokolü bu açıdan güzel ve başarılı bir uygulamadır. ARKAS Holding’in kadın denizciler konusunda çalışmaları da özel sektör anlamında en iyi örneklerden biridir. Ayrıca kadın denizcilere özel bir STK’mız-Wista Türkiye’nin olması da kadın denizciler için önemlidir. Bu tür uygulamalar çoğaldıkça, genç kadınların sektöre daha güçlü ve daha özgüvenli bir biçimde katılacağına inanıyorum.
Peki denizci bir aileden geliyor olmanız iş dünyasındaki duruşunuza BIMCO’daki başkanlık sürecinizde ve TURMEPA’daki liderliğinizde nasıl yansıdı? Bu yolculukta sizi en çok gururlandıran nedir?
Öncelikle denizcilik, çocukluğumdan itibaren evin, ailenin, işin ve sohbetin doğal bir parçasıydı. Liderlik anlayışım da doğal bir sorumluluk duygusu olarak gelişti. Çünkü denizcilikte çok erken yaşta büyük resmi görmeyi öğreniyorsunuz, kendi işinizle büyüyebilmekten çok sektörle büyümenin sürdürülebilir bir başarıyı da beraberinde getirdiğini fark ediyorsunuz. Bu da vizyon sahibi olmanızı sağlıyor. Benim duruşumu ve karakterimi belirleyen ana çizgi bu oldu. Kendi alanınızda güçlü olabilirsiniz, asıl kıymet o gücü sektörün büyümesine, temsil gücüne ve ortak menfaate ne kadar taşıyabildiğinizdir. Çocukluğumda ofis, gemi, tersane ve deniz nasıl hayatın doğal bir parçasıysa, bugün de kurumlara emek vermek benim için o kadar doğal bir sorumluluktur.
Denizciliğe başladığım zaman Türk denizciliği uluslararası arenada bugünkü kadar faal değildi. Daha işin başındayken kendimi sadece şirketimin ya da ailemin temsilcisi olarak değil, uluslararası bir oyuncu olarak konumlandırmaya karar verdim. Bunun için de bilinçli bir şekilde kendimi önce eğitim tarafında sonra sektörün uluslararası yapıları içinde geliştirdim. Denizcilik, finans ve ticaret alanındaki eğitimim benim perspektifimi değiştirdi, ufkumu genişletti, ilişki ağımı büyüttü ve bana şunu gösterdi: Türk denizciliği dünyaya açılarak, masada yer alarak ve iş üreterek daha güçlü olabilir. O yüzden BIMCO, İMEAK DTO ya da DenizTemiz Derneği/ TURMEPA gibi kurumlara hiçbir zaman makam gözüyle bakmadım. Bunlar sektörümüz adına etki üreten, temsil sağlayan, ortak aklı ve lobi gücünü oluşturan kurumlardır. Burada çok önemli bir denge de var. Kişi görevinden ve unvandan beslenen değil, bu göreve değer katan ve onu büyüten bir yerde durmalıdır. Benim yaklaşımım ve duruşum hep bu anlayış üzerine olmuştur.
BIMCO (Baltık ve Uluslararası Denizcilik Konseyi) hayatımda çok özel bir yerde duruyor. Çünkü bu, bir anda gelen bir başarı değil. Aksine yıllara yayılan, sabırla örülmüş bir yolculuk. Çok genç yaşta BIMCO ile tanıştım. Dönemin BIMCO Başkan Yardımcısı olan sevgili büyüğüm Eşref Cerrahoğlu’nun desteğiyle ilk olarak dokümantasyon komitesinde çalıştım, sonrasında Yönetim Kurulu yedek üyeliği yaptım. BIMCO’da üç dönem kuralı vardır. Ben de bundan dolayı bir süre ara verdim. Ardından BIMCO tarafından davet edilerek yürütme ve yönetim yapılarında görev almaya başladım. Her adımı emek, sabır ve güven inşası gerektiren uzun bir süreçti. O yüzden bugün çok net söyleyebiliyorum: Beni BIMCO başkanlığına taşıyan şey, yıllar içinde biriktirdiğim deneyim ve verdiğim emeğin doğal bir sonucu.
120 yıllık bir kurumda ilk kadın ve ilk Türk başkan olmak elbette önemliydi, ben bunu yalnızca bir “ilk” olarak görmüyorum. Asıl anlamlı olan hayatımın yaklaşık on yılını uluslararası denizciliğe yön veren toplantılarda geçirerek bu noktaya ulaşmış olmam. O süreçte bir yandan Türkiye’yi temsil ederken diğer yandan da dünya denizciliğinin gündemini, dilini ve yönünü şekillendiren karar mekanizmalarının bir parçası oldum. Bu görev Türkiye’den çıkan denizcilik birikiminin uluslararası düzeyde kabul görmesinin bir göstergesi.
TURMEPA Başkanlığı görevimi de aynı bakış açısıyla yürütüyorum. Çünkü denizcilik benim için yalnızca ticaret demek değil, aynı zamanda çevre, toplumsal sorumluluk ve gelecek nesillere bırakılacak bir miras demek. Denizden kazanıyorsanız, onu korumayı da asli sorumluluğunuz olarak görmelisiniz.
Bu yüzden benim için en büyük değer, tüm bu rollerin aynı anlam etrafında birleşmesi. Büyük resmi görebilmek, kurumlara uzun vadeli emek vermek, sektörün ortak faydasını kişisel alanların önünde tutmak ve Türkiye’yi hem ulusal hem de uluslararası zeminde saygın bir şekilde temsil edebilmek. Dönüp baktığımda, iş hayatımda en çok gurur duyduğum şey tam olarak bu bütünlük.
Son olarak isminiz Deniz Ticaret Odası seçimlerinde anılmakta. Başkanlık için aday olacağınız yönündeki iddialar için ne söylemek istersiniz.
Kişiler üzerinden yürüyen tartışmalar yerine, sektörün gerçek ihtiyaçları temelinde şekillenen bir zemini daha sağlıklı buluyorum. Elbette ismimin anılması sektörün teveccühüdür ve benim için kıymetlidir. Asıl önemli olan büyük bir dönüşümün eşiğinde olan denizcilik camiasının önümüzdeki dönemde nasıl daha kapsayıcı, daha rekabetçi ve daha güçlü bir şekilde temsil edileceğidir. Bugün üzerinde durmamız gereken konu makamlar değil, Oda’nın hangi anlayışla yönetileceği ve tüm bileşenleriyle sektöre nasıl bir gelecek perspektifi sunacağıdır.
Denizcilik gibi büyük ve çok katmanlı bir alanda mesele hiçbir zaman isimlerden ibaret değildir. Kurumun vizyonu, yönetim anlayışı, temsil kapasitesi ve ortak akla ne kadar alan açtığı çok daha belirleyicidir. Ben sorumluluktan kaçan bir yerde durmam, bununla birlikte herhangi bir görevi kişisel bir hedef gibi algılamayı da doğru bulmam. Önümüzdeki dönemde sektörün ihtiyaçlarını olgunlukla, doğru bir zeminde ve hepimiz için ortak faydayı merkeze alarak konuşmamız gerektiğine inanıyorum.
7DENİZ / ÖZEL




