Armatörlük uğraşının büyük kısmı müteahhatlik olan Muzaffer Emin Zorlu, Paris’te yaptığı inşaatlarla da tanınmıştır. 2 Nisan 1974 Salı günü vefat etmiş ve cenazesi 4 Nisan 1974 Perşembe günü Teşvikiye Camii’nde kılınan öğle namazını müteakiben Zincirlikuyu aile kabristanındaki istirahatgaha tevdi edilmiştir. 12 Nisan 1974 günü ise Mevlid okutulmuştur.
Sosyal yaşamlarını yasıtması bakımından Cumhuriyet Gazetesi’nin 13 Temmuz 1967 tarihli nüshasındaki “Celile Zorlu’nun Papağanları” başlıklı yazıda şöyle denilmektedir; “Son günlerde Orly Havaalanında bol bol Türkçe işitmek kabildir… Orly’de birbirlerine ‘Canikom neredesin?’, ‘Canım şekerim.’ diye cilve yapan Pereko ve Peko adlı papağanların sahibesi Celile Zorlu buraya dönünce dostlarına Orly macerasını şöyle anlattı; Etrafı siyah bezlerle kapalı papağanlarımın canı sıkıldı, bas bas bağırmaya başladılar. Kolumda asılı paketlerden sesler duymaya başlayanlar etrafımda toplanınca eşim (Muzaffer Emin Zorlu) bir yolunu bulup hemen yanımdan uzaklaştı. Ben papağanlarımı nekadar azarladımsa da, lâf anlamaz oldular ve durum uçağa bininceye kadar devam etti. İstanbul’un dillere destan güzellerinden olan Celile Zorlu, Maçka’daki apartımanında ufak bir hayvanat bahçesi açmıştır dersek abartmış olmayız. Küçüklüğünden beri hayvanlara olan zaafı nedeniyle bir zamanlar apartımanda ayı beslemeye başlamış, sonradan ayı hızlı büyüyüp misafir hanımlara saldırmaya başlayınca, dostları ile ayısı arasında bir seçim yapmak zorunda kalmış ve ayısını bir hayvanat bahçesine armağan etmişti. O günden sonra sadece tatlı tatlı öten, konuşan kuşları, papağanları, maymunları ve köpeklerini evinde besleyen Celile Zorlu’nun hayvanlara ait çok zengin bir kitap koleksiyonu bulunmaktadır. Celile Hanım çok iyi bir insan olduğundan hiçbir hayvanın vitamin eksikliğinden hastalanmasını istemez ve bu nedenle Avrupa’dan her gelişinde köpek vitaminleri getirir ve etrafa dağıtır. Yılın dört beş ayını eşinin inşa ettiği Paris’in en güzel apartımanlarından olan evlerinde geçiren Celile Zorlu her gidişinde hayvanlarının yarısını götürür, getirir. Çok değerli resimler yapan, Fransızca ve Türkçe şiirler yazan ve dünyanın sayılı deniz kabukları koleksiyonuna sahip olan Celile Zorlu, herhalde kendi yaşamını anlatmaya karar verse birkaç ciltlik eser meydana gelecektir. Celile Zorlu ve eşi Avrupa’da ilk Türk müteahhidi olan Muzaffer Emin Zorlu işte son Paris yolculuğundan böyle bir macera ile dönmüştür. Kızı ise İtalya ve Paris’te resimleriyle ve bilhassa heykelleriyle büyük başarı kazanan ve önümüzdeki aylarda New York’da açacağı sergiye hazırlanan Semirmis Zorlu (D’Orlandi)’dur.”
“Yel, Toz, Portreler-Semiramis Zorlu” konulu makalesinde Necmi Sönmez (24 Haziran 2020) Heykeltraş Semiramis Zorlu (D’Orlandi) ‘nun yaşam öyküsünü şöyle nakletmiştir; 1990’da Michel Seuphor’un Die Plastik unseres Jahrhunderts isimli kitabında Semiramis Zorlu isimli heykeltıraşla ilk kez karşılaştım. Burada verilen kısa biyografik bilgiler 1928 İstanbul doğumlu Zorlu’nun Ossip Zadkine’nin öğrencisi olduğunu, 1950’lerde Paris’te önemli sergilere katıldığı bildiriyordu. Zamanla sağda solda bulduğum dönemsel belgelerde ismini sıkça görmeye başladığım Zorlu’nun adresine ulaşmam epeyce zaman aldı. 2 Kasım 1998’de başlayan mektuplaşmalarımız esnasında Semiramis Zorlu, biri Capri adasında diğeri Lugano’da bulunan iki farklı adres kullandığından onun sanatı ve yaşamına ait bilgilere arzu ettiğim hızda ulaşamadım. Merak ettiklerim ise epeyce fazlaydı. Nasıl biri olduğunu çok merak ediyordum, yalnızca kusursuz bir İngilizce ile yazdığı mektuplarının kâğıt ve zarflarından çok farklı biri olduğunu duyumsuyordum.
2 Aralık 1999’da Paris’te Les Deux Magots’daki ilk görüşmemizde inanılmaz bir zarafet ve şıklık içinde beni karşılayan Zorlu, Türkçe konuşmak istemediğini söyledi. Bazen İngilizce bazen de Fransızca ilerleyen diyaloğumuzdan, onun önce beni tanımak istediğini ve ondan sonra konuşup konuşmama kararını vereceğini kavradım. Hakkı Anlı’nın ortak tanıdığımız çıkmasının aramızdaki mesafeyi azaltmasının ve konuşmanın ardınan Musée Zadkine’e gitme önerime sıcak bakan Zorlu, daha önceleri öğrenci olarak gittiği Zadkine Atölyesi’nin bahçesinde bana Paris’te geçen ilk dönemi hakkında epeyce bilgi verdi. Neredeyse dört saati bulan görüşmenin ardından kendisini Saint-Germain-des-Prés’deki oteline bıraktığımda bana bir kataloğunu imzaladı. İçimden bir his bana bir şekilde onun güvenini kazanabileceğimi düşündürüyordu.
Mektuplaşmaya devam ettik. Yavaş yavaş sorularıma daha detaylı yanıtlar vermeye, ailesi, yaşamı, çalışmaları, Paris’teki arkadaşları, çevresi hakkında sürdürdüğüm araştırma için son derece önemli belgeleri paylaşmaya başladı. Semiramis Zorlu’yla uzun süren telefon görüşmelerimiz de oluyordu. Bu yakınlaşmanın rüzgârıyla 3, 4 ve 5 Haziran 2005 tarihlerinde Lugona’da yaptığımız görüşmeler bana hem çalışmalarını hem de adeta bir romanı andıran hayat hikâyesini kapsamlı olarak inceleme olanağı verdi. Lugano’da geçirdiğimiz üç gece, dört gün boyunca Zorlu’nun arşivinde çalışmak, bana Paris'te yaşayan Türk sanatçılar hakkındaki araştırmalarımın ötesinde, son derece ayrıcalıklı bir insanı tanıma, hayatının en zor dönemlerinde bile kendi bildiği doğru yolda ilerleyen bir yaratıcıyı inceleme fırsatı sundu. Birçoğu ikimizin arasında kalacağına dair söz verdiğim bilgilerin dışında Semiramis Zorlu’nun heykellerinden, resimlerinden yola çıkarak çizeceğim sanatçı portresi, pek bilinmeyen, İstanbul, Beyrut, Londra, Paris, Roma, Capri, Lugano kentleri arasında şekillenen kozmopolit bir yaşamın izlerini taşıyordu.
4 Nisan 1974 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi
1928’de İstanbul’da armatör Muzaffer Emin Zorlu ve Celile Hanım’ın tek çocuğu olarak doğan Semiramis Zorlu, kökleri Rus İbrahim Paşa’ya uzanan Osmanlı aristokrasisine ait bir aileden geliyor. Amcası Fatin Rüştü Zorlu, uzak akrabası Kamuran Ali Bedirkan ailenin politik hayata atılan üyeleri. 1930 sonlarında babasının işleri gereği Lübnan’a yerleşen aile, Semiramis’in Beirut English High School for Girls’te eğitim almasını sağlar. 1946 yılını Londra’da geçiren Semiramis’in İstanbul’a döndüğünde tanıştığı bir İngilizle evlenerek Kıbrıs’a yerleşmiştir. Semiramis Zorlu, Kıbrıs'ta geçirdiği iki yıldan sonra kafasındaki yeni fikirlerle İstanbul’a gelerek 1950’de Nurullah Berk ’in Sanat Dostları Cemiyeti Derneği’nde verdiği resim kurslarına devam etti. O yıllarda son derece etkin bir kurum olan bu dernekte farklı sanat kurslarının yanı sıra konferanslar da veriliyordu. 27 Şubat 1951’de bu derneğin salonlarında açtığı küçük resim sergisini hocası Berk “Şaşılacak bir kabiliyet. Akademi’deki öğrencilerimin üç senede erşitikleri bir merhaleye, dört ay içinde erişti” cümleleriyle değerlendiriyordu. Aldığı olumlu eleştirilerin ardından kendini tamamiyle sanata adamaya karar veren Semiramis Zorlu, 1951’de oraya yerleşmek amacıyla Paris’e gitmiştir.
Fransız sanat ortamını yakından takip eden Berk’in yönlendirmesiyle Académie de la Grand Chaumière’de Ossip Zadkine atölyesinde heykel çalışmaya başlayan Semiramis Zorlu, o yıllarda Paris’te belli bir ücret ödenerek devam edilen özel akademilerden biri olan bu okulda önce canlı modelden gerçekçi tarzda desenler, heykeller gerçekleştirdi. Ancak kısa bir süre sonra Zadkine’in yönlendirmesiyle gerçekçi formları geometrik planlara dönüştürerek, kübist denemelerini ardından soyutlamaya yöneldi. 1952’de Musée Rodin’de açılan Salon de la Jeune Sculpture sergisine bu tarzda yaptığı La journée s’achève isimli heykeliyle katılan Semiramis böylece 24 yaşında ilk kez çalışmalarını Paris’te sergilemiş oluyordu. Daha Zadkine’in öğrencisiyken 1953’de 2. Middelheim Bienali’ne katılma daveti alan genç sanatçı bu başarılarından aldığı cesaretle hem figüratif çalışmalarından soyuta geçmiş hem de ailesinin desteğiyle kendisine bir atölye kiralayarak (22 Avenue Général Leclerc) tek başına çalışmaya başladı. 1955’te dönemin önde gelen galerilerinden olan Galerie Colette Allendy’de hem yarı-figüratif hem de soyut karakterli heykelleri ve desenleriyle ilk kişisel sergisini açan sanatçı bu sayede o dönem Paris’te tartışılan “Soyut sanat” olgusuna bir yorum getirmeyi başarıyordu.
1956’de Semiramis İtalyan diplomatı Giovanni di Orlandi’yle evlendikten sonra 1958’de Roma’ya yerleşmiş, ancak hatalı bir kararla ismini Semiramis di Orlandi olarak değiştirmiştir. İtalyan sanatçısı kimliğiyle Lionello Venturi, Herbert Read gibi sanat tarihçilerinin düzenledikleri önemli sergilere heykellerinin yanı sıra resimleriyle davet edilen Semiramis’in 1960’ta Capri adasında bir atölye-ev açması onun hayatını kökünden değiştiren bir olgudur.
1963’te eşinden ayrıldıktan sonra daha çok Capri’de çalışmaya devam etmiş ve organik formlarla farklı deneylere giren sanatçı soyut çalışmalarının yanı sıra figüratif deneylere de girerek bir tür sentez arayışı içinde ilerlerken, Paris (1964) ve New York’taki (1967) kişisel sergileriyle 1960’lı yılların sonunda kendisinin “sembolik realizm” olarak tanımladığı bir yönelime girmiştir.
Birçoğu 1974’te Capri’deki Centro Caprense Foundation’da gösterilen bu çalışmaların fotoğraflarına bakarken, beraber incelediğimiz kutular dolusu fotoğraflar Büyükada’dan Capri’ye uzanan sıra dışı aristokratik hayatın lüksünü ortaya çıkarıyordu. Bu Semiramis’in babası armatör Muzaffer Emin Zorlu’nun ailesine İstanbul’da, Beyrut’ta, Paris’te sağladığı yaşamın izlerini taşıyordu. O yüzden 2 Nisan 1974’de babasının Hüsrev Gerede Caddesi üzerindeki Zorlu Apartmanı'nda beklenmedik şekilde vefat etmesi Semiramis’in hayatını köklü olarak etkiledi. Ailesine her zaman çok bağlı olan Semiramis, babasının vefatından sonra hemen İstanbul’a giderek annesiyle yakından ilgilendi. Ancak çözümlenmesi gereken hukuksal sorunlar nedeniyle iki yıldan fazla Türkiye’de kalması onu derinden etkiledi. Çalışamadığı için kendisini büyük bir kilitlenmenin içinde bulmuştu. 1976’da annesiyle beraber ailenin Paris’teki apartmanında yaşamaya başladığında içinde olduğu durumu çözebilmek için bir Japon hocadan Zen, meditasyon dersleri alarak Cats of Zen adını verdiği yeni bir heykel ve resim dizisine başladı. Annesinin İstanbul’a geri dönmesine rağmen Semiramis, Paris ve Capri arasında yaşamaya atölyelerinde çalışmaya devam etti. 1980’de annesinin sağlık sorunlarının artması nedeniyle tekrar İstanbul’a gelen sanatçının yanında yeni hayat arkadaşı John Lee vardı. Ancak 12 Eylül darbesinin şekillendirdiği yeni döneme bir türlü ayak uyduramayan Semiramis, 1982’de annesinin vefatından sonra hayatının ikinci köklü alaborasını yaşadı. Miras sorunlarının çözülmesi 1986’yı buldu. Türkiye’de mecburi olarak geçirdiği sürede tarihi sit alanını gezerek resimler yapan sanatçı, mitolojik kahramanların izini sürüyordu. Bu resimlerini yurt dışına çıkaramadığı için imha etmek zorunda kaldı. Bir daha dönmemek üzere arkasındaki tüm gemileri yakarak İstanbul’dan ayrıldıktan sonra kendisini toparlayabilmesi için zamana ihtiyacı vardı.
Mehmet Muzaffer Emin Zorlu ile kısıtlı kalan armatörlük
Armatör kelimesinin anlamsal olarak kökenini “Deniz aşığı, denizle yaşayan, deniz ticaretinin aile geleneği olarak gören ve sahiplenen” veya “Armatörlüğü herhangibir ticaret sayan” kavramlarda görmek gerekir. Muzaffer Emin zorlu da gemi sahip olmayı bir ticaret olarak görmüş, ailesinde ne eşi ve ne de kızı gemilere da gemi yaklaşımda bulunmamış, Muzaffer Emin Zorlu’nun vefatı ile de armatörlük serüveni sona ermiştir.
Laristan 1942’de MOWT - İngiltere Savaş Ulaştırma bakanlığı emrine verildi ve Kuzey Atlantik İngiltere arasında 5 konvoyda yeraldı. 15 Ocak 1942’de Tiree Adası’na baştan bindirdi. Aldığı yaralar nedeniyle “ Tam Kayıp - Total Lost” ilan edildi. Kaynak: Sunderland Built Ships.
S/T Semira - Ex - Laristan; Ex - Empire Gulf; Ex - Laristan; Ex - Cherrywood; Ex - Irene.
• İlk adı “Laristan” olan 6401 grt.’lik tanker Newcastle, Short Brothers Ltd. tarafından 1927 yılında Common Brothers Ltd. adına inşa edildi. Geminin asıl armatörü Hindustan Steam Shipping Co. Ltd. idi.
• Tam boy 133 mt olan Laristan’in 3 genişlemeli ana makinesi 565 nhp güç üretiyordu. Geminin azami seyir sürati 10.5 knots’du.
• 1929’da Philadelphia’dan Fransa’ya seyrederken Kuzey Atlantik’te çok yüksek bir fırtınaya maruz kalarak ağır hasar gördü.
• 1942’de MOWT - İngiltere Savaş Ulaştırma Bakanlığı emrine verildi ve Kuzey Atlantik İngiltere arasında 5 konvoyda yeraldı.
• 15 Ocak 1942’de Tiree Adası’na baştan bindirdi. Aldığı yaralar nedeniyle “ Tam Kayıp - Total Lost” ilan edildi.
• Fakat yaraları kapatıldı ve 7 Ocak 1943’de yüzdürülerek limana çekildi ve büyük onarımın ardından II. Dünya Harbi yıllarında “Empire Gulf” adıyla askeri yakıt tankeri olarak kullanılmıştır.
• “Empire Gulf” adıyla MOWT adına 6 Kuzey Atlantik konvoyu seferinde yeraldı.
• 1946’da Empire Gulf, Common Brothers Ltd. tarafından geri satın alındı ve gemiye tekrar “Laristan” adı verildi.
• 1949’da John I. Jacobs & Co. Ltd.’e satıldı ve “Cherrywood” adı verildi.
• 1953’de Marcou & Sons/Londra grubu satın aldı. Gemiye “Irene M.” adını verdi ve Costa Rica kolay bayrak siciline geçirildi. Muzaffer Emin Zorlu bu tankeri 1954’de satın aldı ve kızı Semiramis’in adına istinaden “Semira” adını verdi.
• 1960 yılı sonbaharında Kalafatyeri’nde söküldü. (Kaynak: Osman Öndeş-Türk Armatörleri Tarihi II. Cilt) İlginç bir husus; LR kayıtlarında Semira tankerinin Çanakkale limanına kayıtlı olduğu görülmektedir.
Muzaffer Emin Zorlu’nın kızının adını verdiği ikinci gemisi; 5074 grt. olan “Semiramis” bir genel yük gemisiydi. 1924 yılında “Historian” adıyla inşa edildi. 1948’de Liverpool merkezli T & J. Harrison, firmasına satıldı ve “Marlene” adı verildi. 1949’da Cape Town merkezli South African Lines’e satıldı ve “Damaraland” adı verildi. 1951’de Muzaffer Emin Zorlu tarafından satın alındı ve “Semiramis” adı verildi. Mart 1952’de Sanko Kisen KK satın aldı ve Panama merkezli Far Eastern & Panama Transport Corporation - Wheelock, Marden & Co.’ya sattı. 21 Ocak 1960’da Onomichi Breaking Yard’da hurdaya gönderildi.
Armatör Muzaffer Zorlu'ya ait Semiramis Vapurunun Yabancılara Satılmasına İzin Verilmesi Hakkında o dönemki deniz ticaret mevzuatı ve gemi satış yaptırımları çerçevesinde ancak Hükümet Kararı ile mümkün olabiliyordu. Semiramis Vapurunun yurtdışına satışına ait Hükümet kararı Resmi Gazete’de yayınlanmış ve 31 Aralık 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Karar Tarihi: 31 Aralık 1951.
İçerik: Türk bayraklı gemilerin yabancılara satışı o dönemde özel izne tabi olduğundan, armatör Muzaffer Zorlu'nun sahibi olduğu Semiramis gemisi için bu izin hükumet tarafından karara bağlanmıştır.
Celile Zorlu son yıllarını Teşvikiye Hüsrev Gerede Caddesi’nde Zorlu Apartmanı’nda geçirdi ve 16 Nisan 1982 Cuma günü vefat etti. 19 Nisan 1982 Pazartesi günü Teşvikiye Camii’nde kılınan öğle namazını müteakiben Zincirlikuyu aile kabristanında toprağa verildi. Zorlu Ali Paşa ve Bedirhan Paşa’nın torunlarından Ömer Lütfi Çınar ve Belkıs Çınar’ın kızıydı. Devrin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun eşi Emel Zorlu’nun kuzeniydi. Türkiye’de olduklarında Teşvikiye’de inşa ettirdikleri Zorlu apartımanın üst katında, yazları ise Büyükada’daki köşklerinde yaşarlardı. Celile Zorlu ve Muzaffer Emin Zorlu’nun Teşvikiye/ Hüsrev Gerede Cd.’sindeki Zorlu Apartmanı’nda olan eşyaların aynı yıl sonunda müzayedeyle satıldığı, kataloglarda ve basın haberlerinde yer almıştır.
Muzaffer Emin Zorlu ve Celile Zorlu ailesinin tüm eşyaları müzayede ile satılıyor
Celile Zorlu’nun vefatından sonra 15 Kasım 1982 tarihli Cumhuriyet ve diğer bazı gazetelerde
bu müzayede, dönemin cemiyet hayatında "Zorlu ailesinin saray yavrusu evi dağılıyor" şeklinde yankı bulmuş ve satılan parçalar hem maddi değerleri hem de nadirlikleriyle dikkat çekmiştir; Porselen Sigaralık: Müzayedenin en çok konuşulan parçalarından biri olmuştur. Dönemin parasıyla 35 bin lira muhammen bedel (başlangıç fiyatı) biçilen bu porselen sigaralık, açık artırma sonunda 40 bin liraya alıcı bulmuştur.
Ailenin günlük hayatında kullandığı ancak antika değeri taşıyan çok sayıda gümüş servis takımı ve kristal parça satılmıştır. Teşvikiye'deki Zorlu Apartmanı'nın dekorasyonunu oluşturan klasik tarzda, özel yapım mobilyalar müzayedenin ana kalemlerini oluşturmuştur.
Celile Zorlu’nun kişisel zevkini yansıtan küçük biblolar ve dönemin ünlü porselen markalarına ait dekoratif ürünler katalogda geniş yer tutmuştur. Sanat Eserleri ve Tablolardan oluşan koleksiyonda özellikle Oryantalist ve Klasik Türk ressamlarına ait eserler yeralmakta idi. Yine Avrupa ekolünden olduğu tahmin edilen, ancak estetik değeri çok yüksek olan tablolar da önemli fiyatlara alıcı bulmuştur.
Teşvikiye'deki Zorlu Apartmanı, ailenin armatörlükten gelen varlığını yansıtan görkemli mobilyalarla döşenmişti. Oymalı, ağır ahşap işçiliğine sahip (genellikle Louis XV veya XVI stili etkileri taşıyan) takımlar müzayedenin ana parçaları arasındaydı.
Ahşap üzerine farklı renklerdeki ağaç veya fildişi parçaların kakılmasıyla yapılan (marquetry) nadide dolap ve masalar koleksiyonerler tarafından satın alınmıştır. Evdeki mobilyaların birçoğunun 19. yüzyıl sonu Viyana veya Fransız mobilya ekollerine ait olduğu, ailenin bu parçaları özel olarak getirttiği bilinmektedir. Müzayedenin yapıldığı Zorlu Apartmanı, dönemin İstanbul'undaki en lüks yapılarından biri olarak bu değerli eşyalara ev sahipliği yapmıştır. Müzayede süreci, 1982 yılı Kasım ayı boyunca gazetelerin magazin ve cemiyet sayfalarında geniş yer bulmuştur: Gazeteler, Teşvikiye'deki Zorlu Apartmanı'nı bir "Müze ev" olarak tanımlamış; Celile Zorlu'nun vefatıyla "Saray Yavrusu Ev Dağılıyor ve bir devir kapanıyor” diye yazılmıştır. Satışa sadece antikacılar değil, dönemin ünlü iş insanlarının eşleri, sanatsever diplomatlar ve köklü İstanbul ailelerinin temsilcileri katılmıştır. Haberlerde, müzayede salonuna dönüştürülen evin koridorlarında iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık olduğu anlatılır. Bazı yazarlar, ailenin on yıllarca biriktirdiği bu hatıraların birer birer yabancı ellere geçmesini, "Bir ailenin tarihinin müzayede çekiciyle noktalanması" olarak hüzünlü bir dille kaleme almıştır.
Armatör Muzaffer Emin Zorlu ve eşi Celile Zorlu, Teşvikiye'deki bu apartmanı bizzat inşa ettirmiş olduğu ve Müzayedenin yapıldığı bu bina, Zorlu ailesinin sadece ikametgahı değil, aynı zamanda aile kimliğinin bir simgesi idi. Aile, Türkiye'de bulundukları dönemlerde Zorlu Apartmanı'nın üst katını kaplayan evlerinde ikamet eder, yaz aylarını ise Büyükada'daki köşklerinde geçirirlerdi.Dönemin şartlarında modern ve lüks bir yapı olarak tasarlanan bina, Muzaffer Emin Zorlu’nun denizcilikten gelen varlığını yansıtan görkemli bir dekorasyona sahipti.
Bu büyük müzayedenin arkasında temel olarak Mirasın tasfiyesi süreci yatmaktadır.
Celile Zorlu'nun vefatının ardından, ailenin sahip olduğu bu devasa taşınır mal varlığı (antika eşyalar, tablolar, koleksiyonlar) mirasçılar arasında paylaşılamayacak kadar büyük ve çeşitli olduğu için Tereke satışı veya mirasçıların ortak kararıyla tasfiye yoluna gidilmiştir.1982 yılının sonunda gerçekleşen bu satış, Celile Zorlu’nun vefatından hemen sonra, terekenin tespit edilmesi ve yasal bekleme sürelerinin dolmasının ardından organize edilmiştir.Satışın "Müzayede" yoluyla yapılması, mirasın şeffaf bir şekilde paraya çevrilmesini sağlamıştır. 15 Kasım 1982 tarihli gazetelerde yer alan ilanlar, bu hukuki tasfiyenin kamuoyuna açık bir duyurusudur.
Bu müzayededen sonra binanın mülkiyet durumu ve Muzaffer Emin Zorlu'nun diğer mal varlıkları hakkında
Teşvikiye, Hüsrev Gerede Caddesi 79 numaradaki Zorlu Apartmanı, müzayedenin ardından tek bir mülkiyet altında kalmamış, kat mülkiyetine geçmiştir.
Celile Zorlu’nun vefatı sonrası yapılan tasfiyeyle birlikte, apartmandaki daireler aile üyeleri arasında paylaştırılmış veya zamanla farklı isimlere satılmıştır. Bina günümüzde Zorlu Apartmanı adını taşımaktadır. Ancak içindeki daireler artık ailenin ikametgahı olmaktan çıkmış; Nişantaşı'nın dokusuna uygun olarak prestijli hukuk büroları, doktor muayenehaneleri, klinikler ve şahıs daireleri olarak kullanılmaktadır.
Büyükada’daki Zorlu Köşkü
Büyükada, Maden Mahallesi Yılmaztürk Caddesi No: 163 adresinde bulunan ve yerel tarih kayıtlarında Zorlu Evi (Madam Sofia Evi) olarak geçen köşk; 20. yüzyılın başlarında inşa edilmiş, iki katlı, bahçeli ve ahşap bir konuttu. Binanın ilk sahibi; kayıtlarda Haralambos kızı Sofia olarak geçmektedir. Köşkün sonraki sahibi olan armatör Muzaffer Emin Zorlu, mevcut ahşap yapıyı yıktırmış ve yerine bugünkü kagir (taş/tuğla) villa tarzındaki binayı inşa ettirmiştir.Maden Mahallesi'ndeki bu bölge, genel olarak 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başı mimari eğilimleri olan Art Nouveau, Neoklasik ve Ampir üsluplarının harmanlandığı köşklerle tanınır. Zorlu ailesinin yaptırdığı yeni bina ise daha modern bir kagir villa kimliği taşımaktadır.
Yılmaztürk Caddesi üzerindeki bu köşk, adanın nostaljik dokusunu koruyan geniş bahçeli yapılar arasında yer alır ve ailenin Teşvikiye'deki kışlık yaşamıyla Büyükada'daki yazlık hayatı arasındaki köprüyü oluşturmuştur. Haralambos kızı Sofia Hanım hakkında ulaşılabilen bilgiler, genellikle 20. yüzyıl başı Büyükada taşınmaz kayıtları ve adanın sosyal dokusunu inceleyen yerel tarih araştırmalarına dayanmaktadır:
Sofia Hanım, Büyükada'nın eski ve yerleşik Rum ailelerinden birine mensuptu. Babası Haralambos, adada gayrimenkul sahibi olan veya ticaretle uğraşan tanınmış şahsiyetlerdendi. Yılmaztürk Caddesi üzerindeki 163 numaralı parsel, o dönemdeki tapu kayıtlarında doğrudan "Haralambos kızı Sofia" adına tescilli idi. Bu, köşkün sadece bir aile evi değil, şahsi bir mülk olarak kadına ait olduğunu gösteren önemli bir ayrıntıdır.
Sofia Hanım’ın köşkteki yaşamı, Büyükada’nın “Altın çağı” olarak bilinen, Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarını kapsar. O dönemde bu köşk, adanın aristokrat ve kozmopolit yapısını yansıtan bir sosyal yaşamın parçasıydı.
Köşkün Muzaffer Emin Zorlu’ya geçiş süreci, adadaki Rum nüfusunun azalması veya ekonomik değişimlerle paralel olarak mülkün satılması şeklinde gerçekleşmiştir. Zorlu ailesi mülkü satın aldıktan sonra, Sofia Hanım döneminden kalan ahşap yapıyı yıktırarak modern bir kagir villa inşa ettirmişti. Bu köşk de satılmış ve Zorlu ailesinin anıları hayal olup göklere uzaklaşmıştır. Devran ise o devrandır.