İran, İsrail ve ABD arasında tırmanan gerilimin denizcilik sektörüne etkilerini değerlendiren Solent Üniversitesi Warsash Denizcilik Okulu öğretim üyesi Dr. Reza Mirmiran, Hürmüz Boğazı'nın artık yalnızca stratejik bir geçiş noktası olarak görülemeyeceğini belirtti. Küresel enerji akışının yanı sıra LNG, petrokimya ürünleri ve birçok kritik yükün bu rota üzerinden taşındığını vurgulayan Mirmiran, yaşanan gelişmelerin özünde bir enerji krizinden çok deniz taşımacılığı ve tedarik zinciri meselesi olduğunu söyledi.
İşte Dr. Reza Mirmiran'ın değerlendirmeleri:
Soru: İran, medyada sıklıkla zayıflamış bir bölgesel güç olarak gösterilmesine rağmen, nasıl oldu da aynı anda dünyanın en büyük askeri güçlerinden gelen baskılara dayanabildi?
Cevap: Bence bu durum, yaklaşık 47 yıl önce başlayan ve özellikle son on yılda giderek büyüyen sürekli bir çatışma sürecinin sonucu.
Basra Körfezi, küresel enerji üretiminin merkezlerinden biri olduğu için dünya açısından büyük önem taşıyor. Enerji bütün ekonomiler için kritik bir unsur. Bu nedenle ülkeler, bu enerji merkezlerini kontrol etmenin, etki altına almanın ya da bu merkezlere erişim sağlamanın yollarını arıyor.
Ancak enerji dediğimizde sadece petrol ve doğalgazdan bahsetmiyoruz. Petrokimya ürünleri, gübreler ve enerjiyle bağlantılı birçok temel üründen de söz ediyoruz.
Bu nedenle bölgede sürekli bir nüfuz mücadelesi var. Basra Körfezi’nin güneyinde Katar, Umman, Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler bulunuyor. Bunlar çok büyük enerji rezervlerine sahip ancak görece küçük ülkeler. Küçük olmaları nedeniyle büyük güçlerin bu ülkeler ve dolayısıyla enerji kaynakları üzerinde etkili olması daha kolay.
İran ise çok büyük bir ülke ve önemli ölçüde dış etkiden bağımsız. Diğer devletler tarafından kolayca kontrol edilebilecek bir ülke değil. Coğrafi olarak da son derece zor bir yapıya sahip; yüksek dağlar ve geniş araziler askeri müdahaleyi çok zorlaştırıyor. Tarihsel olarak bu durum, İran’ın binlerce yıldır bir devlet olarak varlığını sürdürmesine katkı sağlamıştır. Temel mesele şu: İran’ın kontrol edilmesi zor. Bu yüzden 47 yıldır yaptırımlar uygulanıyor. Son dönemde de abluka ve ambargo benzeri baskılar arttı. Amaç, İran üzerindeki baskıyı artırmak ve ülkeyi dış güçler açısından daha yönetilebilir hale getirmekti. Bu yöntemler yeterli olmayınca ABD yönetimi daha doğrudan güç göstermeye dayalı bir yaklaşım benimsedi. Bana göre bunda İsrail’in de ciddi etkisi var. Çünkü İsrail, daha geniş Orta Doğu bölgesinin merkezi güçlerinden biri olmak istiyor.
Orta Doğu dediğimizde Türkiye, İran, Lübnan ve Irak gibi tarihsel olarak “Yakın Doğu” olarak anılan ülkelerden de bahsediyoruz. Bana göre İsrail, bölgenin ağırlık merkezini İran ve Türkiye gibi büyük bölgesel güçlerden kendisine doğru kaydırmaya çalışıyor. Bunun gerçekten mümkün olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu ancak son dönemdeki stratejik yaklaşımın önemli bir parçasının bu olduğunu düşünüyorum. Ayrıca İsrail’in ABD’nin bölge politikaları üzerinde ciddi bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Mevcut durumu anlamak açısından bu önemli bir faktör.
“Ağırlık merkezi” kavramını biraz daha açabilir misiniz? Bu kavrama aşina olmayan izleyiciler için tam olarak neyi kastediyorsunuz?
Elbette. Bölgede coğrafi ve demografik olarak oldukça küçük ülkeler var. Hatta bu konuyla ilgili The Significance of the Insignificance başlıklı bir makale de yazdım.
Örneğin İsrail, yaklaşık 9 milyon nüfusa ve sınırlı bir yüzölçümüne sahip görece küçük bir ülke. Aynı zamanda Gazze ve Batı Şeria nedeniyle oldukça parçalı ve alışılmadık bir siyasi-coğrafi yapısı var. Dünyada buna benzer çok az örnek bulunuyor. Bunu İran ve Türkiye gibi ülkelerle karşılaştırdığımızda, her iki ülkenin de yaklaşık 90 milyonluk nüfusu, geniş toprakları, büyük ekonomileri, gelişmiş sanayi kapasiteleri, eğitimli nüfusları ve büyük üniversite sistemleri olduğunu görüyoruz. Örneğin İran, otomotiv üretimi de dahil olmak üzere Orta Doğu’nun en büyük sanayi sektörlerinden birine sahip. Türkiye de benzer birçok özelliği taşıyor. Bir ülkeyi ekonomik, siyasi ve stratejik açıdan bölgesel bir güç merkezi haline getiren unsurlar bunlardır. “Ağırlık merkezi” derken kastettiğim şey de bu. Bu durum; coğrafya, nüfus büyüklüğü, ekonomik kapasite, sanayi gelişimi ve tarihsel süreklilik üzerinden doğal olarak oluşur.
Bölgedeki bazı küçük devletler ise dikkati, yatırımı ve nüfuzu büyük bölgesel güçlerden kendilerine doğru çekmeye çalışıyor. Bazı alanlarda önemli ekonomik büyüme de sağladılar. Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri’nin gayri safi yurtiçi hasılası bazı açılardan İran’dan daha büyük. Bazı Körfez ülkeleri ciddi bir servet birikimi elde etti. Ancak asıl soru, bunun uzun vadede sürdürülebilir olup olmadığıdır. Dolayısıyla “ağırlık merkezi” derken; coğrafya, nüfus, ekonomik derinlik ve tarihsel gelişimden doğan doğal bölgesel etki yoğunluğunu kastediyorum. Bana göre bazı ülkeler, doğal olarak sahip olmadıkları bu konumu siyasi ve askeri yollarla, ayrıca İran ve Türkiye gibi daha büyük bölgesel güçlerin etkisini azaltarak elde etmeye çalışıyor.
“İsrail’e bir istisna gibi yaklaşılıyor ve bu kabul edilebilir değil”
İsrail neden bölgesel bir “ağırlık merkezi” olarak görülüyor? İsrail’e yönelik kamuoyu algısındaki son değişiklikleri hangi faktörler etkiliyor? İran ve ABD arasındaki gerilimlerin bu süreçte nasıl bir rolü var?
Bence bu mesele ekonomiyle ve bölgenin kaynaklarından, finansal akışlarından kimin fayda sağladığıyla çok yakından bağlantılı. Daha önce de söylediğim gibi, Basra Körfezi bölgesindeki birçok küçük devlet ve İsrail, bölgenin ekonomik ve stratejik avantajlarından daha büyük pay almaya çalıştı. Bunun yollarından biri de Batı’dan finansal yatırım ve siyasi destek çekmek oldu. Bu ülkeler büyük finans merkezleri geliştirdiler ve uluslararası sermaye ile iş dünyasına kendilerini istikrarlı ve güvenli ortaklar olarak sunmaya çalıştılar. Ancak İsrail’in durumu tarihsel olarak daha farklı ve daha karmaşık. Şunu açıkça söylemek isterim: İsrail’in var olma hakkına inanıyorum. Ancak sorum şu: Hangi sınırlar içinde? Her ülkenin var olma hakkı vardır ama bu hak, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş sınırlar içinde geçerlidir. İsrail için de tarihsel tartışmalarda çoğunlukla 1967 sınırları referans alınır. Eğer sınır kavramı yoksa, çatışma da sürekli hale gelir. Bu da Lübnan, Filistin ve Suriye gibi komşu ülkeler için hayatı çok zorlaştırır. Örneğin ben Britanyalı-İranlıyım. Türk değilim. İran sınırlarının Anadolu’ya uzanması gerektiğini söyleyemem. Kimse bunu kabul etmez ve benim de böyle bir talepte bulunma hakkım yoktur. Aynı ilke tüm ülkeler için geçerli olmalı. İran kendi sınırları içinde var olma hakkına sahiptir. Türkiye kendi sınırları içinde var olma hakkına sahiptir. İsrail’e de aynı standartla yaklaşılmalıdır. Ancak burada uluslararası hukukun eşit uygulanmadığını görüyoruz. İsrail’e bir istisna gibi yaklaşılıyor ve bu kabul edilebilir değil. Kimse bunu gerçekten kabul edemez ama fiilen kabul etmeye zorlanıyor. Sorunun özü de burada yatıyor.
Bu durumun temel sebepleri nelerdir?
Bu sorunun cevabı hem çok karmaşık hem de bazı açılardan oldukça basit. Küresel para akışlarını; finansı, bankacılık sistemlerini, yatırım ağlarını, serbest fonları ve büyük finansal kurumları takip ettiğinizde, gerçek etkinin nerede olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Bana göre büyük finansal ve ekonomik çıkar çevreleri, siyasi gelişmeler ve uluslararası politikaların yönü üzerinde ciddi etkiye sahip. Basit cevap şu: Parayı takip etmek. Zor olan ise bu finansal sistemlerin nasıl çalıştığını ve etkinin nasıl kurulduğunu anlamaktır. Çünkü bu süreç son derece karmaşıktır. Temelde ekonomik ve finansal gücün, siyasi sonuçları şekillendirmede ve hangi devletlerin destek, koruma ya da istisnai muamele göreceğini belirlemede büyük rol oynadığını düşünüyorum.

“Temelde bu bir deniz taşımacılığı meselesidir”
Bazı gözlemciler İsrail’in uluslararası algısını olumsuz etkileyen çeşitli adımlar attığını değerlendirirken, İran’a yönelik güvensizlik algısının neden devam ettiği de merak konusu. Sizce bu algının sürmesinde hangi faktörler etkili? İsrail’in bu konudaki etkisi ne düzeyde?
İran’ın tarihine baktığınızda, savaş başlatan bir ülke olmadığını görürsünüz. İran’ın geçmişte gerilimi tırmandırabileceği birçok fırsat vardı. Örneğin Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji akışını bozma imkânına uzun yıllardır sahipti ama bunu yapmadı. Uzun yıllar boyunca sıradan insanlar Hürmüz Boğazı’nın adını bile pek duymuyordu çünkü orada ciddi bir sorun yaşanmıyordu. İran burayı küresel petrol piyasasını istikrarsızlaştırmak için kullanmadı. Bugün durum değişti çünkü İran doğrudan baskı ve saldırı altında olduğunu düşünüyor.
Dolayısıyla İran’ın uluslararası toplumun bir parçası olamayacağı yönündeki anlatının, büyük ölçüde bölgede stratejik çıkarları olan aktörler tarafından üretilen bir propaganda olduğunu düşünüyorum. Bu aktörler bölgedeki ağırlık merkezini başka bir yere kaydırmak istiyor. Bu nedenle İran çoğu zaman “kötü aktör” ya da “sorun çıkaran taraf” olarak gösteriliyor. Bence bu anlatı uluslararası ölçekte oldukça başarılı oldu. Ancak sosyal medya artık insanlara İran’ın ana akım medyada gösterilenden farklı bir yüzünü de gösteriyor. Hürmüz Boğazı bunun iyi bir örneği. İran, uzun yıllar boyunca dünyanın en stratejik su yollarından biri konusunda görece istikrarlı ve ölçülü davrandı.
Hürmüz Boğazı’ndan bahsetmişken, bugün Hürmüz yalnızca bir boğazdan mı ibaret? Yoksa dünyanın en büyük tedarik zinciri rotalarından biri üzerinde bulunan lojistik ve finansal bir merkez mi?
Hürmüz aslında her zaman önemliydi. Ben bazen konuları biraz farklı anlatırım: Çoğu savaşta bir ülke başka bir ülkenin toprağını fethetmeye çalışır. Bu savaşta ise İran, kendi toprağını, yani Hürmüz Boğazı’nı fethetti. Hürmüz meselesi yalnızca bir enerji meselesi değildir. Sadece bir enerji krizi de değildir. Bu aslında bir deniz taşımacılığı krizidir. Ben bunu hep söylüyorum ve bu konuda makaleler de yazdım: Temelde bu bir deniz taşımacılığı meselesidir. Mesele deniz taşımacılığı olunca, doğrudan tedarik zinciri krizine dönüşür. Evet, Basra Körfezi petrol ve doğalgaz nedeniyle son derece önemli. Bölgenin uluslararası sulara ana bağlantısı da Hürmüz Boğazı üzerinden sağlanıyor. Ancak bugün gördüğümüz şey, bir deniz taşımacılığı krizi ve bu kriz daha geniş bir tedarik zinciri krizine yol açabilir. Enerji bu tedarik zincirinin yalnızca bir parçası. Bunun dışında helyum, gübreler, petrokimya ürünleri, gaz ve LNG gibi birçok ürün de bu zincirin içinde yer alıyor. Basitçe söylemek gerekirse, bu durum altı ay daha sürerse toparlanması üç ya da dört yıl alabilir.
Şu anda ülkeler stratejik petrol rezervlerini tüketiyor. Örneğin Çin’in çok büyük stratejik petrol rezervleri var ve Basra Körfezi’nden gelemeyen arzı telafi etmek için günde milyonlarca varil piyasaya sürebiliyor. Ancak bir noktada bu rezervler de azalacaktır. Asıl sorun, Hürmüz yeniden açıldığında ortaya çıkabilir. Çünkü o zaman talep fiilen iki katına çıkabilir. Bugün arz problemi yaşıyoruz. Sonrasında ise talep problemiyle karşılaşabiliriz. Ülkeler hem mevcut küresel talebi karşılamak hem de boşalan stratejik rezervlerini yeniden doldurmak zorunda kalacak. Bu da ciddi bir talep baskısı yaratabilir. Şu anda bizi zorlayan şey arz kesintisi. Ancak önümüzdeki iki-üç yıl boyunca asıl sorun aşırı talep baskısı olabilir. Ayrıca büyük petrol şirketlerinin bu durumdan memnun olduğunu düşünüyorum. Çünkü yüksek petrol fiyatları onlar için son derece avantajlı. Petrolün varil fiyatı 120 dolara çıkarsa, bu şirketler açısından çok kârlı bir tablo oluşur.
“Deniz taşımacılığı temelli bir çözüm daha somut ve güvenilir bir yapı oluşturabilir”
Neden bunu öncelikle bir deniz taşımacılığı meselesi olarak tanımlıyorsunuz?
Çünkü bu artık basit bir mesele değil, bir krizdir. Eğer bir deniz taşımacılığı kriziyle karşı karşıyaysak, çözümün de deniz taşımacılığı üzerinden gelmesi gerekir. Uluslararası sözleşmelerin ve anlaşmaların çok kolay şekilde bozulabildiğini gördük. Bazen bunun güvenilir ya da hukuken geçerli bir gerekçesi bile olmuyor. Bu yüzden yalnızca siyasi anlaşmalardan ya da uluslararası sözleşmelerden daha somut mekanizmalara ihtiyaç var. İran bunu daha önce yaşadı. İran’ın ABD, Avrupa güçleri, Rusya, Çin ve diğer taraflarla yaptığı kapsamlı bir anlaşma vardı. Buna JCPOA diyoruz. Bu anlaşma Birleşmiş Milletler dahil uluslararası düzeyde destekleniyordu. Ancak ilk Trump yönetimi bu anlaşmadan çekildi ve fiilen “artık bu anlaşmayı tanımıyoruz” dedi. Aksi halde bugün bulunduğumuz noktada olmazdık. Hürmüz Boğazı açıktı, her şey normal işliyordu ve İran küresel ekonominin parçasıydı. Bu deneyimden çıkarılması gereken ders şu: Anlaşmalar ve sözleşmeler er ya da geç bozulabiliyor. Bu nedenle daha güçlü garantilere ihtiyaç var. Bana göre bu garantiler siyasi vaatlerden ziyade deniz taşımacılığı mekanizmaları üzerinden sağlanabilir. Çünkü hiçbir siyasi anlaşma savaş olmayacağını, saldırı olmayacağını ya da gerilimin artmayacağını kesin olarak garanti edemez. Deniz taşımacılığı temelli bir çözüm ise daha somut ve güvenilir bir yapı oluşturabilir. Deniz taşımacılığında farklı sigorta türleri vardır: Tekne ve makine sigortası, P&I sigortası ve savaş riski sigortası.
Hürmüz Boğazı üzerinden taşımacılığın yavaşlamasının nedeni yalnızca İran’ın gemilere saldırması değildi. Asıl mesele, sigorta şirketlerinin Hürmüz Boğazı, Hint Okyanusu, Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nden geçen gemiler için savaş riski teminatını geri çekmesi ya da primleri çok yüksek seviyelere çıkarmasıydı. Başlangıçta savaş riski sigortası primleri geminin toplam değerinin yaklaşık yüzde 5,5’ine kadar çıktı. Yani değeri 150 milyon dolar olan bir gemi için sadece sigorta maliyeti yaklaşık 7,5 milyon dolar olabiliyordu. Savaş riski sigortası kaldırıldığında deniz taşımacılığı fiilen durma noktasına gelir. İran gemilerin Hürmüz’den geçmesine izin verse bile, gemi sahipleri sigorta olmadan gemilerini hareket ettirmek istemez. Çünkü finansal risk çok yüksektir. Bu yüzden benim önerim şu: İran Merkez Sigortası, bölgedeki savaş riski sigortalarının ana sağlayıcılarından biri haline gelmeli. Bu İran için de avantajlı olur çünkü yüksek sigorta primleri toplar. Ancak savaş çıkar ve gemiler zarar görürse, sigorta sağlayıcısı tazminat ödemek zorunda kalır. Bu da hesap verebilirlik yaratır. Savaşa ve istikrarsızlığa neden olan taraf, bunun finansal maliyetini de üstlenmek zorunda kalır. İşte bu yüzden buna “deniz taşımacılığı çözümü” diyorum.
“Yaptırımlar yalnızca İran’ı etkilemiyor”
İran’a yönelik 47 yıllık yaptırımlardan bahsettiniz. Uluslararası yaptırımlar ve ambargolar, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki rolünü ve küresel tedarik zincirlerindeki konumunu nasıl etkiledi?
Yaptırımlar zaman içinde giderek genişledi. Son 47 yıl boyunca sürekli olarak yeni kişiler, şirketler ve kurumlar yaptırım listelerine alındı. Bu tek seferlik bir politika değil; sürekli devam eden bir süreç. ABD Hazine Bakanlığı’yla bağlantılı kurumlar ekonomik faaliyetleri takip ediyor; İran’la bağlantısı olanları, yaptırımları aşmaya yardımcı olanları ya da İran kurumlarıyla ekonomik ilişki sürdürenleri tespit etmeye çalışıyor. Ardından yeni yaptırımlar uygulanıyor. Başlangıçta kısıtlamalar İran’daki yatırımları sınırlamaya odaklanıyordu. Örneğin belirli büyüklüğün üzerindeki yatırımlar hedef alınıyordu. Ancak zamanla yaptırımlar finans, bankacılık, para transferleri, deniz taşımacılığı, petrol, gaz, otomotiv üretimi ve sonunda İran Merkez Bankası’na kadar genişledi. Yani İran’daki neredeyse bütün büyük ekonomik sektörler bir noktada yaptırıma uğradı. Bunun pratikte anlamı şu: İran kurumları küresel finans sisteminin büyük bir kısmından koparıldı. İran’daki finans kurumları yurtdışındaki benzer kurumlarla normal ilişki sürdüremiyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası gibi kurumlarla yapılacak iş birlikleri bile ikincil yaptırım riski yaratabiliyor.
Yaptırımların pratikteki anlamı şudur: ABD, dünyadaki kurumlara “İran’la iş yaparsanız ABD finans sistemine ve Amerikan pazarına erişiminizi kaybedebilirsiniz” diyor. Bu da dolar işlemlerine, bankacılık sistemlerine, uluslararası transferlere ya da ABD’deki iş fırsatlarına erişimin kaybedilmesi anlamına geliyor. Eğer bir banka yaptırım altındaki İran kurumlarıyla çalışmaya devam ederse, o banka da yaptırıma uğrayabilir. Böylece zincirleme bir etki oluşur.
Bu aslında geleneksel anlamda uluslararası hukuki bir kavram değil; daha çok ABD’nin ekonomik gücü ve Amerikan pazarının önemi üzerine kurulu bir mekanizmadır. ABD pazarı bu kadar büyük ve etkili olduğu için çoğu şirket ve banka Amerikan ekonomisine erişimini korumak adına İran’la bağlantı kurmaktan kaçınıyor. Elbette yaptırımlar İran’a ekonomik açıdan ciddi zarar verdi. Ancak aynı zamanda İran’ı bazı sektörlerde ve teknolojilerde daha fazla kendine yeterli olmaya itti. Uluslararası sistemlere erişim kısıtlandığı için İran birçok yerli sanayiyi kendi içinde geliştirmek zorunda kaldı. Öte yandan yaptırımlar bazı başka ülkelere de avantaj sağlıyor. Örneğin İran petrolünü çoğu zaman Çin’e indirimli fiyatlarla satıyor. Bu da Çin’in birçok ülkeye kıyasla daha ucuz enerjiye erişmesini sağlıyor ve Çin ekonomisine rekabet avantajı kazandırıyor. Dolayısıyla yaptırımlar yalnızca İran’ı etkilemiyor. Türkiye gibi ülkeler de bundan zarar gördü. Çünkü yaptırımlar İran’la enerji iş birliğini, ticareti ve daha geniş ekonomik ilişkileri sınırlıyor.
Bence İran ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler tamamen normalleşseydi, iki ülke arasındaki ticaret hacmi rahatlıkla 40–50 milyar dolara ulaşabilirdi. Çünkü her iki ülkenin de büyük nüfusu, ciddi sanayi kapasitesi ve birlikte devasa bir ticaret potansiyeli var. Toplamda yaklaşık 180 milyonluk bir pazardan bahsediyoruz.
Savaş riski sigortası ile P&I sigortası arasındaki fark nedir?
Deniz taşımacılığında üç temel sigorta türünden bahsedebiliriz: Tekne ve makine sigortası, P&I sigortası ve savaş riski sigortası. P&I sigortası daha çok gemilerin limanlara yaklaşması, liman operasyonları ve üçüncü taraf sorumluluklarıyla ilgilidir. Basra Körfezi’ndeki limanlara yaklaşırken P&I kulüpleri de riskler nedeniyle teminat vermekte tereddüt edebilir.
Ancak savaş riski sigortası, gemilerin açık denizlerde ve Hürmüz Boğazı gibi stratejik geçiş noktalarında çatışma riskine karşı korunmasını sağlar. Yani mesele sadece limanlara yaklaşmak değildir. Liman operasyonlarında P&I önemli hale gelirken, uluslararası sulardan ve çatışma riski taşıyan bölgelerden geçişte savaş riski sigortası kritik öneme sahiptir.
İran’a uygulanan ağır yaptırımlara rağmen, ülkenin kendi içinde geliştirmek zorunda kaldığı sanayi ve teknoloji alanlarından bahsettiniz. İran, özellikle petrol ve doğalgaz kaynaklarının önemi nedeniyle yoğun şekilde hedef alınmasına rağmen, bu kadar ağır yaptırımlar altında ekonomik ve jeopolitik gücünü nasıl koruyabildi?
Enerji açısından bakıldığında İran, petrol ve doğalgaz birlikte değerlendirildiğinde dünyanın en büyük enerji güçlerinden biridir. İran, dünyanın en büyük ikinci doğalgaz rezervine sahip. Petrol rezervlerinde de ölçüme göre dördüncü ya da beşinci sırada yer alıyor. Petrol ve doğalgaz birlikte düşünüldüğünde İran, dünyanın en önemli enerji sahiplerinden biri haline geliyor. Bu nedenle İran, petrol, gaz ve petrokimya alanlarında geniş mühendislik ve sanayi kapasitesi geliştirdi. Bunun büyük kısmı İranlılar tarafından ülke içinde geliştirildi çünkü başka bir alternatif yoktu. İran’ın uluslararası teknolojiye erişimi çok sınırlıydı. Özellikle “çift kullanımlı” kabul edilen, yani askeri ya da nükleer alanlarda da kullanılabilecek teknolojilere erişim engellendi. Birçok ürün ve teknoloji İran’a giremedi. İran ticareti ve finansı onlarca yıldır sürekli denetim altında tutuluyor. Hatta kişisel düzeyde bile, Londra’dan çok küçük bir miktar para transfer etmek isteseniz ve iki taraf da İranlıysa, bankalar işlemi durdurabiliyor. Yani yalnızca hükümetler değil, sıradan insanların hayatı da ciddi şekilde etkileniyor. Çünkü bunlar akıllı yaptırımlar değil. Akıllı yaptırımlar uygulayabilmek için gerçekten ne yaptığını bilen, yaptırımların nasıl işlemesi gerektiğini ve belirli kurumların nasıl hedef alınacağını anlayan insanlara ihtiyaç vardır. Ben yaptırımların hassas ve hedef odaklı şekilde yönetildiğini düşünmüyorum. Aksine kitlesel yaptırımlar uygulanıyor. Kitlesel yaptırımlar da sıradan insanlara zarar verir. Bu yaptırımlar 47 yıl boyunca giderek genişleyen, gerçek anlamda hassasiyet ya da hedefleme içermeyen bir baskı mekanizmasına dönüştü. Birçok insan için bunun anlamı şu: “Sadece bu coğrafyada yaşadığınız için hayatınızı zorlaştırıyoruz.”
“Bölgenin doğal ağırlık merkezi İran ve Türkiye”
Basra Körfezi’nde deniz güvenliği neden uluslararası tedarik zincirleri açısından bu kadar kritik?
Öncelikle dünyadaki toplam enerjinin yaklaşık yüzde 21’i bu bölgeden geliyor. Bunun dışında petrokimya üretimi, helyum ve enerjiyle bağlantılı birçok başka ürün de var. Sadece ham petrolü düşünseniz bile, ondan türeyen çok sayıda ürün bulunuyor. Yollarda kullanılan asfalt bitümünden petrokimya ürünlerine, polimerlere ve polietilene kadar pek çok sanayi ürünü bu zincirin parçası. Bütün bunlar çok dar deniz geçişlerine bağlı. Hürmüz bir darboğaz, bir boğaz noktasıdır.
Buradaki enerji miktarı son derece büyük. Ayrıca İran’ın potansiyel üretim kapasitesini de hesaba katmak gerekiyor. Basra Körfezi’nin güney tarafındaki enerji üretimini yüzde 15–17 civarında değerlendirirsek, İran tarafının potansiyeli de yüzde 10’un üzerinde olabilir. Ancak yaptırımlar nedeniyle bu kapasite tam olarak kullanılamıyor. Dolayısıyla İran dahil edildiğinde Basra Körfezi dünyanın geri kalanı için daha da önemli hale geliyor. Çünkü bölgede mevcut üretimin ötesinde çok daha büyük bir potansiyel bulunuyor. Bu yüzden güvenlik son derece önemli.
Eğer bir bölgenin doğal ağırlık merkezini zor kullanarak başka bir yere taşımaya çalışırsanız, istikrarsızlık ortaya çıkar. Her nesnenin bir ağırlık merkezi vardır. O ağırlık merkezini doğal yerinden uzaklaştırırsanız, nesne dengesini kaybeder. Bana göre Orta Doğu’da ve Basra Körfezi’nde kalıcı istikrarın olmamasının nedeni de budur. Dış güçler bölgenin ağırlık merkezini doğal yerinden başka bir noktaya kaydırmaya çalışıyor. Benim görüşüme göre bölgenin doğal ağırlık merkezi iki büyük ülkeden oluşuyor: İran ve Türkiye.
Jeopolitik gerilimler deniz sigortalarını ve navlun maliyetlerini nasıl etkiliyor?
Çok ciddi şekilde etkiliyor. Navlun maliyetleri arttı, sigorta maliyetleri yükseliyor ve daha da yükselebilir. Ayrıca etkin gemi arzı da azalıyor. Çünkü bir geminin taşımacılık arzının parçası sayılabilmesi için hareket ediyor olması gerekir. Eğer gemiler risk ya da belirsizlik nedeniyle beklerse, fiilen arz sisteminden çıkmış kabul edilirler. Bu durum uçaklara benzer. Havaalanlarında binlerce uçak park halinde durabilir ama uçmuyorlarsa taşımacılık kapasitesi sağlamıyorlardır. Gemiler için de aynı şey geçerlidir. Gemilerin hareket etmesi gerekir. Şu anda özellikle tanker sektöründe etkin gemi arzının ciddi şekilde azaldığını görüyoruz. Piyasadaki belirsizlik arttıkça sigorta maliyetleri de yükseliyor. Belirsizlik ne kadar artarsa, taşımacılık ve sigorta maliyetleri de o kadar pahalı hale gelir. Bu maliyetler normal seviyelerin 10 katına kadar çıkabilir. Böyle bir durumda bugünkü küreselleşme modeli ekonomik mantığını kaybetmeye başlar. Çin’de çok ucuza üretip bu ürünleri ABD’ye ya da Avrupa’ya çok pahalı şekilde taşımak artık ekonomik açıdan anlamlı olmaz. Üretimde elde ettiğiniz avantajı taşımacılık maliyetlerinde kaybedersiniz. Bu durumda ülkeler daha yerel üretim ve tüketim modellerine yönelmeyi düşünebilir. Yani üretimi dünyanın bir ucunda yapıp tüketimi başka bir ucunda gerçekleştirmenin mantığı zayıflar.
“İran’ın Hürmüz üzerindeki kontrolünü kaybedeceğini düşünmüyorum”
Savaş nedeniyle gemi sahipleri, sigorta olsa bile gemilerini savaş bölgelerine göndermek istemiyor. Rusya-Ukrayna savaşında da benzer bir durum yaşanmış ve sonunda bir koridor oluşturulmuştu. Sizce bu durum nasıl çözülebilir?
Öncelikle şunu söylemek gerekir: Savaş riski sigortası büyük ölçüde geri çekildi ya da çok maliyetli hale geldi. Dediğim gibi çözüm deniz taşımacılığı üzerinden düşünülmeli. Çünkü bu bir enerji krizinden çok deniz taşımacılığı krizidir. İran’ın savaş riski sigortası sisteminde sorumluluk üstlenen taraflardan biri haline gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Böyle bir sistemde İran prim toplar, ancak deniz taşımacılığına zarar verecek bir durum oluşursa bunun maliyetini de üstlenir. Böylece bir güvence mekanizması oluşur. Hürmüz Boğazı İran’ın kontrolünde kalacaktır. Bana göre bu mesele artık İran’da İslam Cumhuriyeti’nin ya da herhangi bir kurumun ötesinde ulusal bir mesele haline geldi. Bugün Hürmüz, İran’da herhangi bir kişiden ya da kurumdan daha büyük bir konu. İran’da hiç kimse Hürmüz Boğazı hakkında “tamamen İran kontrolünde olmalı” demeden konuşamaz. Aksi bir görüş, İran halkı tarafından ihanet olarak görülebilir.
Bu durum, yaklaşık 100 yıl önce İran petrolünün millileştirilmesi meselesine benziyor. Bunu kimin yaptığı önemli değildir. Petrolün millileştirilmesi İran’da geri döndürülemez bir ulusal mesele haline gelmişti. Şimdi Hürmüz Boğazı da benzer bir noktaya geldi. İranlılara Hürmüz üzerindeki kontrollerinden vazgeçmeleri gerektiğini söylemek imkânsızdır. Çünkü Hürmüz artık doğrudan ulusal güvenlikle eşdeğer görülüyor. Eğer Hürmüz sizin kontrolünüzdeyse, kimse size kolay kolay saldırmaz. Çünkü bunun çok büyük sonuçları olur. Bu nedenle İran’ın Hürmüz üzerindeki kontrolünü hiçbir zaman kaybedeceğini düşünmüyorum. Ancak bu, deniz taşımacılığının duracağı anlamına gelmez. İran tam kontrolü elinde tutarken gemi trafiğinin devam etmesine izin verebilir ve geçiş ücretleri alabilir. Tıpkı Türkiye’nin Çanakkale Boğazı’nda uyguladığı bazı ücretlendirme mekanizmaları gibi.
İran ile ABD arasındaki olası barış görüşmeleri Lübnan’a da uzanır mı? Bu konudaki görüşünüz nedir?
Bu konunun uzmanı değilim ama kendi görüşümü paylaşabilirim. İran’ın Lübnan’ı asla yarı yolda bırakacağını düşünmüyorum. İsrail’e komşu olarak yaşamak çok zordur. İsrail’e ne kadar yakınsanız, hayat da o kadar zor hale gelir. Çünkü İsrail’in kendi sınırlarının ötesinde var olma hakkını kabul etmeniz beklenir. Eğer Lübnanlı ya da Suriyeliyseniz, başka bir ülkenin sizin topraklarınıza müdahale edebileceği ihtimaliyle yaşarsınız. Normalde ülkeler, sınırlarının uluslararası hukuk çerçevesinde korunmasını bekler. Ancak bazı durumlarda komşu ülkelere müdahale ediliyor ve bu da “var olma hakkı” söylemiyle gerekçelendiriliyor. İran’ın Lübnan’ın var olma hakkından vazgeçeceğini düşünmüyorum. Biz Lübnan’ın var olma hakkına inanıyoruz. Aynı şekilde Suriye’nin ve bölgedeki diğer ülkelerin de var olma hakkına inanıyoruz. Bu nedenle Lübnan’ın kesinlikle bu sürecin bir parçası olacağını düşünüyorum. Ancak bunun ne ölçüde olacağını söyleyemem. Çünkü uluslararası kuruluşların İsrail konusunda yapabilecekleri şeyler çok sınırlı. “Sınırlı” derken aslında kibar davranıyorum; bence çoğu zaman hiçbir şey yapamıyorlar.
Dünyadaki hemen hemen bütün ülkeler uluslararası atom enerjisi denetim sistemlerinin bir parçasıdır. İran da bunun içindedir. Hatta İran, normal uluslararası standartların ötesinde denetimleri kabul etmiştir. Ancak bu sistemlere tam olarak dahil olmayan ülkeler de var. Kuzey Kore bunlardan biri, İsrail de bir diğeri. Eğer bir ülke uluslararası hukuka tam olarak uymayı reddederse, kimse onu buna kolayca zorlayamıyor. Dolayısıyla Lübnan bu sürecin parçası olacaktır. Ancak İran’ın oradaki etkisi coğrafi koşullar nedeniyle sınırlıdır. Lübnan İsrail’e komşudur ve İsrail’e komşu olmak tehlikeli bir durumdur.
Dr. Reza Mirmiran Kimdir?
Dr. Reza Mirmiran, denizcilik ekonomisi, finans ve yönetim alanlarında uzmanlaşmış bir akademisyendir. İngiltere’de faaliyet gösteren Solent Üniversitesi bünyesindeki Warsash Denizcilik Okulu’nda (Warsash Maritime School) kıdemli öğretim görevlisi olarak görev yapmaktadır.
Akademik çalışmalarını denizcilik ekonomisi, gemi finansmanı, deniz taşımacılığı piyasaları, liman yönetimi ve uluslararası ticaret konularında yoğunlaştıran Dr. Mirmiran, uzun yıllardır hem akademik dünyada hem de denizcilik sektöründe aktif olarak yer almaktadır.
Akademik kariyerinin yanı sıra sektör deneyimine de sahip olan Dr. Mirmiran, daha önce İstanbul’da bir denizcilik şirketinde üç yıl boyunca CFO (Mali İşler Direktörü) olarak görev yapmıştır. İngiltere, Türkiye ve İran arasında yürüttüğü çalışmalar sayesinde uluslararası denizcilik piyasaları, enerji ticareti ve jeopolitik gelişmeler üzerine önemli değerlendirmelerde bulunmaktadır.
İran kökenli bir akademisyen olan Dr. Mirmiran, özellikle denizcilik ekonomisi, küresel ticaret koridorları, enerji taşımacılığı ve Orta Doğu jeopolitiği konularındaki analizleriyle tanınmaktadır.
Röportaj: Meryem Gök




